12 yıldır iktidarda bulunan AKP Hükümeti, kadın aleyhine çıkardığı yasalarla ve geliştirdiği politikalarla toplumda kadına yönelik şiddetin artmasına yol açmıştır, kadın cinayetleri geçmişe oranla daha çok artmıştır. İktidar, kadının emeğine, kaç çocuk doğurması gerektiğine, kahkahasına ve giyim kuşamına kadar müdahaleci olmuştur. Bu anlamda tüm kurumlara hakim olan AKP’yi bir devlet aygıtı gibi görürsek kadına devletin el attığını, dil uzatarak aşağıladığını, uygulamalarında ve devlet yetkililerinin beyanatlarında görüyoruz. AKP döneminde kadına yönelik şiddetin ve cinayetlerin artması bir tesadüf olamaz. Demokrasisi gelişkin devletlerde kadının daha özgür, demokrasisi gelişmemiş toplumlarda da kadının çok daha ezilip zulüm altında olduğunu görüyoruz.


Devlet nedir?

Devlet, toplumun sınıflara bölünmesiyle ortaya çıkmış bir olgudur. Yani devlet insanlık tarihinin başlangıcından itibaren yoktu; insanlığın sınıflar biçiminde bölünmesinden cinsler arası eşitsizliğin başlamasıyla devletleşme yaşanmıştır. Dolayısıyla sınıflar ve toplumlar devletten bağımsız ele alınamaz. 

Egemen sınıfın bir hegemonya aracı olarak devlet, toplumdaki egemen düşünceyi temsil eder ve fikirleriyle, gelenekleriyle topluma yön verir. 

Bu açıdan toplumsal şiddet, devlet şiddetinin bir parçasıdır. Biçimsel olarak sözde eşit hak ve hukuk argümanlarına rağmen kadın ve genel olarak ezilenler sömürü düzeninin, baskısının hedefidirler. 

Evet, bu sosyolojik konsept, ekonomik ve siyasal hayattan dıştalanmanın eve hapsedilmenin öyküsüdür. Bu bir şiddettir. Bu şiddetin kaynağı devlettir. O’nun yönlendirdiği toplum da bu şiddeti uygulamanın bir parçasıdır. 

Böylelikle her toplumda milyonlar kadının üzerinde imtiyazlı hak sahibidir. Kadına biçilen roller vardır. Bu rollerin dışına çıkan kadın ise sistem açısında yoldan çıkmıştır. Şüphesiz bu tek tek bireylerin suçu değildir, topluma yön veren egemen sınıfın egemen ideolojilerinin yarattığı bir durumdur. 


Bunlara karşı biz ne yapıyoruz?

Kadınlar ve erkekler olarak, yaşadığımız sistemin yarattığı toplum ve toplumun kültüründen, geleneğinden etkilenerek, beslenerek yaşam sürdürüyoruz. Bu koşullarda kendimize biçilen rolleri içselleştirmiş durumdayız. Toplumda var olan kadın ve erkek rolleri öyle düzenlenmiş ki, bir taraf ezen ve egemen olurken, diğer taraf ezilen, boyun eğen, eğdirilmek zorunda bırakılan taraf olmuştur. 

Kadın-erkek arasındaki eşitsizlik şüphesiz insanın doğasıyla alakalı değildir; insanlığın tarihi olarak ele aldığımız sınıflı toplumlar tarihi boyunca bu roller toplumsal ilişkilerde ve toplumsal ilişkileri yönlendirmede büyük rol oynayan, dinlerde de birçok güç tarafından kutsanmış olan erkeklik, her zaman yüceltilirken kadın aksine küçümsenip değersizleştirilmeye çalışılmıştır.

Zamanla cinsler arasındaki eşitsizlik kadını adeta erkeğin özel mülkiyeti haline getirmiştir. Zira köleye özel mülkiyet gözüyle bakılmış ve özel mülkiyetin geçirdiği her nitel değişim kadına da bakış açısının benzer bir değişimidir. 

Kadının konumu, babasının kızı, kocasının karısı,erkek kardeşinin bacısı ve filancanın gelini olarak toplumda yerini belli ederken, üretim ilişkilerinde erkeğe göre çok az yer almış sayılamaz fakat emeği inkar edilmiş ve küçümsenmiştir.

Kadın olarak ne irademizle, ne emeğimizle ne de cinselliğimizle kendimize ait olmadığımız sonucu yaratılırken bunun kabul edilemez farkındalığı kadının özgün mucadelesini ortaya çıkardı. 

Genel olarak maalesef hala dünyanın birçok yerinde recm, töre, gelenek ve yasalarla yaşam hakkımız dahi elimizden alınmıştır. Erkek egemenlikli toplumun değer yargılarının kabul edildiği düğün dernekle evlenir ve onlara göre kendimize yer bulmaya çalışırız. Bizimle başlamayan ilişkilerin adeta bir kader haline getirilmesi doğal olarak bu sömürü ve zulüm tarihinin uzamasını sağlamıştır.


Kadının bilinçlenmesindeki görevleri

Kadın kendisine biçilen rollerin ne kadar bilincine varırsa o oranda kendisine biçilen rollere de karşı çıkabilir. Üzerine yüklenen tüm zorlukları, eğitimi, kız-erkek ayrımcılığı yapmadan çocuklarına aktaracak, kendisinden sonraki kuşakların çok daha iyi yaşayacağı ve bu ayrımcılığı dayatan sistemin artık kadın üzerinden ve erkeğe tanıdığı üstünlüklerle insanın insan üzerindeki egemenliğine karşı çıkışını sağlayacaktır. Bilinç sıçraması toplumsal aydınlanmadır. Dolaysıyla cinslerin aydınlanması mücadelede başarı kazanmayı getirecek ve eşitliğe giden yolu kısaltacaktır.

Bunun için kadının kadın olmasından kaynaklı tüm sorunlara karşı kendi özgün araçlarını oluşturmak ve toplumsal sorunlara karşı politik, pratik mücadelesini vermek zorundadır. Toplumlar tarihi ezilenlere kurtuluşu için mücadeleyi zorunlu kıldığı gibi, kadının da erkek egemenliğine ve sistemin kendisine karşı uyguladığı tüm köleleştirici politikalara karşı kendisini dönüştürerek örgütlenmesini zorunlu kılmaktadır. 

Bugün, burjuvazinin kadın hakları ve eşitliğini oluşturan yasalar, kadına bahşedilmiş haklar değildir. 1780'lerden bugüne kadar bilinçlenen kadının kendi mücadelesinin eseridir. 

Cins baskısına karşı özel örgütlenmenin önemi; bağımsız kadın örgütlenmesi, sınıf örgütlerinin kadın kolları olmamalıdır. Cins baskısına karşı kadınların özgün, bağımsız, demokratik kitlesel örgütlülüğü tarihsel bir zorunludur.