”O kentlerde çağın görmezden geldiği Kürt halkının en cesur, en masumane ve en devlet-dışı varoluş hikayesi yaşandı. Karanlığın toplumsal belleği karartma yönelimleri bu yüzdendi. Kitabım bu bellek kırıma karşı küçük bir direniş hali, bir karşı koyuş çabasıdır.”

 

DİCLE MÜFTÜOĞLU / MA / AMED

Cizre’de sokağa çıkma yasağı sırasında yaşananları konu edinen ”Toprağın Şarkısı”nın yazarı Rojbin Perişan, ”Anlamlandırma çabası yeniden yaşayabilme, direnebilme gücünü de cesaretini oluşturur. Kitabım, anlatı geleneğinde olduğu gibi bu çabaya bir katkı yapmaya yöneliktir” dedi.

Kürt kentlerinde ilan edilen yasaklarda yüzlerce kişi yaşamını yitirdi, onbinlerce kişi göç ettirildi, evler, sokaklar, mahalleler, kentler yerle bir edildi. Hastaneye götürülmek istenirken vurulan bebekler, ölen çocuklarını kokmasın diye buzdolabında bekleten anneler, bodrumlarda yakılan yaralılar. Yazar Rojbin Perişan ”Toprağın Şarkısı” kitabıyla Cizre’de yaşanan tüm bu süreçleri edebi bir dille okuyucuyla buluşturdu. Güncel tarihi kaleminin zarif tınısıyla edebiyata aktaran Perişan ile ”Toprağın Şarkısı” kitabını konuştuk. Yazar Perişan, tutuklu bulunduğu Gebze M Tipi Kadın Kapalı Cezaevi’nden mektup aracılığıyla sorularımızı yanıtladı.

”Toprağın Şarkısı” kitabınızın ana temasını, sokağa çıkma sürecinde diğer kentlerde yaşananları da ötelemeden Cizre’de yaşananlar oluşturuyor. Yazmaya karar verme sürecinizi anlatabilir misiniz?

Özyönetim süreçleri yaşanırken çok şey yazılıp çizildi. Destekleyenler oldu, karşı duranlar, saldırganca suçlayanlar, görmezden gelenler kriminalize edenler... Ancak özyönetim kentlerinin tamamen yakılıp yıkılınca o sokaklarda gençlerin, kadınların, çocukların; umutlu, hayalci, kararlı, şen sesleri tamamen susturulduktan sonra toplumun üzerine de sessizlik kurşun gibi çöktü. Devlet şiddetinin sadece direnişçilere değil, direniş mekanlarına, o mekanların yapabileceği tanıklığa da yönelmesi bir o denli korkunçtu. Sur, Cizre, Şırnak, Nusaybin gibi kentlerde direnişin yaşadığı sokaklar, caddeler, evler, tarihsel mekanlar yerle bir edildi. Öyle ki üzerinden geçen buldozerler adeta direnişin belleğini silmeye çalışan bir sembole dönüştü… Oysa o kentlerde çağın görmezden geldiği Kürt halkının en cesur, en masumane ve en devlet-dışı varoluş hikayesi yaşandı. Karanlığın toplumsal belleği karartma yönelimleri bu yüzdendi. Kitabım bu bellek kırıma karşı küçük bir direniş hali, bir karşı koyuş çabasıdır. Bilinir halk geleneğimizde bir dengbêjlik kültürü vardır. Resmi-yazılı tarihin karşısında duran bir anlatı geleneği aşklar, savaşlar, ihanetler, ölümler, acılar bu anlatı geleneğiyle toplumsal hafızaya katılır ve sürekli canlı tutulur. Bu geleneğin aynı zamanda bir sağaltım yünü de var. O günlerde katıksız saf bir acıydı tepeden tırnağa duyumsadığımız. Bodrum yıkıntıları arasında, Surların gölgesinde, Dicle’nin kıyılarında her birimiz öldüğümüzü hissetmedik mi? O yüzden yeniden yaşayabilme gücü diyorum.

O dönemde cezaevinde olan bir yazar olarak barikatın ardındakilerin dillinden, gözlerinden o günleri aktarıyorsunuz. Böyle bir tercihte bulunma nedeninizi anlatır mısınız? 

Biliyorsunuz, ordunun operasyonel güç olarak konumlandığı günlerde direnişin sürdüğü mekanları tecrit edecek yöntemler geliştirdiler; sokağa çıkma yasağı, keskin nişancılar, tankların yerleştirilmesi  bu yöntemlerdendi. Bir bakıma cehennemi bir çembere alındı direnişçiler. Çemberin bu yanı direnişçilere ulaşamayanlar, çaresizce bekleyenler, hiç bir şey olmamış gibi hayatlarına devam edenler, seyredenler yani dünyanın geri kalanıydı. Ve o çember dünyanın geri kalanıyla ayrılan bir sınırdı. Kuşatmanın içinde onlarla birlikte olmak gerekliydi. Özellikle direnişin son günlerini anlatabilmek için bu gerekliydi. Tarihi değiştirmek isteyen ”Çağın tanrılarına” kafa tutan o özgür ruhlu direnişçileri, umutlarıyla, korkularıyla verebilmek için sınırın öte tarafına geçmek gerekirdi. Sıradan denebilecek insanların özgürlük uğruna, teslim olmamak, diz çökmemek adına nasıl da büyüdüğünü, kahramanlaştığını göstermek için. Daha farklı bir tercih olamazdı.

 

Cezaevinde güncele dair bir roman kaleme aldınız. Bu süreçte ne gibi zorlanmalar yaşadınız? Örneğin daha önce Cizre’de yaşadınız mı?

İçeride yazmanın zorlukları her zaman vardır. Üstelik yıllardır içerideyseniz. Özyönetim direnişleri yaşanırken; ”Tutsaklık ülkeye varamamaktır” demiştim. Televizyon ekranlarından, gazetelerden takip edip ölümler, yıkımlar karşısında hiç bir şey yapamamak, annelerin çığlıklarını gözyaşlarını izleyip çare olamamak. Sanırım o duyguları anlatmak hiçbir zaman kolay olmayacak. Cizre’yi yazmaya karar verdiğimde öncelikle bilgi toplamaya yöneldim. Cizre’ye hiç gitmedim, yalnızca anlatımlardan biliyordum. Görmediğin, dokunmadığın, havasını solumadığın bir şehrin mahallelerini, sokaklarını, evlerini nasıl anlatacaktım? Şehre dair, şehirde yaşayan halka dair bilgi toplamada cezaevindeki arkadaşların yardımı oldu. Sağ olsunlar, mektup üzeri de olsa desteklerini sunmaya çalıştılar. Mektup üzeri sınırlı bilgiler. Direniş sürecine ilişkin ise dışarıdan beklediğim bilgi desteğini bulamadım. Belki OHAL’in de etkisi vardı, belki de kırılamayan sessizliğin…

Tabi onların son günlerini, son anlarını bilemeyeceğiz. Son anlarında neler düşündüler, neye acılandılar, neler hissettiler? Neyi, kimi anımsadılar? Hangi geçmiş anıların gelecek zaman düşlerinin dalgalarına saldırılar kendilerini? Bilemeyeceğiz. Yine de gerçeğe bağlı kalmaya çalıştım. Elimde gazetede çıkan şehitler listesi, bir kaç ailenin anlatımları ve bir kaç fotoğraf. Ne yapabilirdim? Mesela o listede bazı şehitlerin sadece kodları vardı; gerçek isimleri yoktu. Nereli oldukları, nasıl doğup büyüdükleri, yaşadıkları yoktu. Onları yeniden yaratırken, onların yaralarını tenimde hissederken şunu hiç unutmamaya çalışıyordum; Diz çökmeyen bir halkın evlatları olarak inandıkları gibi öldüler. Teslimiyet dışında başka bir tercih konulmamıştı önlerine. Onların büyüklüğü ölümü onurlandırmalarıydı. Axin’in kız kardeşiyle son konuşmasında söylediği gibi; Zulüm neredeyse onlar orada olmaya devam edecekler. Ve şarkıları dilden dile dolaşıp duracak.

Kitapta, Axin isimli savaşçı ve Cizreli bir sağlıkçı olan Eylem’in dilinden o günleri anlatıyorsunuz. Bu isimler özel bir tercih mi?

Evet, özel bir tercihti. Axin ve Eylem arkadaşları cezaevinde tanıdım. Axin Derya Karahan’la o ilk tutuklandığında karşılaştım. Henüz 18 yaşında idi. Yerinde duramayan, sürekli gülen, hayatı kendi masumiyetinden ve naifliğinden geçirerek dolu dolu yaşamak isteyen bir arkadaştı. Çok kısa süre birlikte kaldık. Eylem yani Gülistan Üstün’le de bu cezaevinde karşılaştım. Tahliyesine çok kısa süre kala bana bir gün, ”Sana hayatımı anlatacağım sen de not alacaksın, belki bir gün lazım olur” dedi. Şaşırarak, fakat gülerek kabul ettim istemini. Çocuk yaşta cezaevine girmiş, içeride büyümüştü. ”Ünlü olmak mı istiyorsun?” diye takıldığımı hatırlıyorum. Çocukluğundan itibaren başladı anlatmaya. Ben de not alıyor, ara-sıra sorularla Cizre şehrini betimlemesine yardımcı oluyordum. Cizre’nin sokaklarını, Cudi Mahallesi’ni, Dicle Nehri’ni dedesinin köyünü anlatıyordu. Anlatımını tamamlayamadan tahliye oldu... Sesi çok güzeldi. Cizre bodrumlarında ölümsüzleştiğini duyduğumda yaşadığım acının sarsıcılığı bir yana; ”Acaba hissetmiş miydi?” düşüncesi dolanıp durdu zihnimde. Artık bir vasiyet, bir borç olarak ele alıyordum. İki ana karakteri bu gerçeklikler üzerinden şekillendirdim. Direnişin sorumluluğunu üstlenen bir kadın komutan ve giderek açık bir yaraya dönüşen bir şehrin sağaltıcısı genç bir kadın. Bir de hem savaşçı, hem de halk cephesini anlatabilmek önemliydi. Tabi ne kadar anlatabilmişsem.

Eylem’in ”Rıfat amca”ya hitaben tuttuğu notlar üzerinden Kobanê ve o dönem sınırında yaşananlarla bir bağ kuruyorsunuz. Kobanê ile Cizre arasındaki bağı kurma nedeninizden söz eder misiniz? 

Eylem’in Rıfat amca diye seslendiği arkadaş Kobanê savaşı boyunca sınırda savaşçıları destekleyen, zaferden sonra ise inşaya katılıp hayali olan kütüphane-müzeyi Kobanê’de kurmaya çalıştığı zamanlarda IŞİD saldırısıyla şahadete ulaşan Arnavut kökenli yaşlı bir devrimci. Hani ihtiyar delikanlı denilir ya öyleydi Rıfat Horoz arkadaş. Savaştan önce görüşümüze gelip giderdi. Eylem de dahil gençler ona; ”Rıfat amca” diye seslenirdi. Eylem tahliye olduktan sonra görüştüler mi bilemiyorum. .. Eylem’in seslendiği kişi aylar önce şehit düşmüştü ve kendisi de kısa bir süre sonra şehit düşecekti. Bir bakıma şehitlerin birbirine çağrısı gibi. Çünkü her şey dünyanın gözleri önünde yaşandı. Yalnız bırakıldıklarının farkındaydılar. Yaşayanların dünyasının dışına atılmışlardı. Bir şehide sesleniş bir bakıma kesin bir hakikate sesleniştir. Buradaki kesinlik özgür ve eşit bir dünya hayalidir. Kobanê olduğu gibi... Sur’da, Nusaybin’de, Gever’de, Hezex’te olduğu gibi...

 

Kitaptaki karakterlerden biri ”Toprak altındaki canlılar, toprak üstündeki ölüler” diyor. Bu söz dışarıdaki sessizliğe bir gönderme miydi?

Sadece sessizliğe değil, iç içe geçen birçok gerçekliğe gönderme var. Tabi öncelikle sessizliğe bir serzeniş, bir ağıt, bir yadsıma. Diğer yönüyle Kürde reva görülen gerçekliğe gönderme. Hatırlarsanız direnişin son günlerinde sokaklar, caddeler ölülerle doluydu. O sokakların özgürlüğünü sanki kendi ölümleriyle kazanmışlardı. Zira devlet nezdinde Kürtlük buydu;  Toprağın altında da yaşam hakkı verilmedi zaten…


Rojbin Perişan:

 

1973 yılında Amed’in Lice ilçesinde dünyaya geldi. İlk ve orta öğretimini Amed’de tamamlayan Perişan, Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Fakültesi'ni kazandı. Okulu devam ederken 1991 Newroz'unda PKK'ye katılan Perişan, bir yıl sonra tutuklanarak müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Cezaevinde şiir ve öykü çalışmalarına ağırlık veren Perişan, öyküleriyle Hüseyin Çelebi ve İsmet Baycan şiir ve öykü yarışmalarında birincilik ödülü aldı. "Saçlar ve Gölgeler" isimli öykü kitabının yanı sıra "Gözyaşımın Ağıdıydı Seni Beklemek" ve "Bakır Sesli Kadınlar" isimli romanları Aram Yayınevi tarafından basıldı. Perişan yazım çalışmalarına halen tutuklu bulunduğu Gebze M Tipi Kapalı Kadın Cezaevi'nde devam ediyor.