"İki türlüdür

benim yaralarım, 

bir kabuklu 

bir de kabuksuz."

(Kırmızı'yı Sevmek)


Asgari düzeyde vicdan sahibi olan herkes kadar kızgınım. Yaşamanın adil olmadığını bilerek yıllardır mücadelesini veren belki milyonlar ile ifade edilmesi gereken kesimdenim. Biraz işçiyim, biraz köylü. Ama bugün mezar yerinde cesedine saldırdığınız; bolca Alevi, bolca Kürt, bolca Ermeni’yim. Kim üstüne ne alınacaksa alınsın, kim kendine hangi payı çıkaracaksa çıkarsın. Ölülere mezar yeri bırakmıyor, Allah’ını bile recm ediyorsa bu güruh, vekâletini devretmişse inanç, kefaleten cennetini garantilemişse, bunlardan ihsan beklemek değil; “ölülerin mezar taşı bile makbuldür.” (Aşık Hüdai)

Nedir bu köşe başlarını tutmuş sarkık beyinliler, kadının giyiminden ölümüne kadar zebani tavırlı tipler? 

Bir kadının gülüşüne tebessüm iliştirmemiş zırvalar, cennette hangi huri sıçacak ağzınıza? 

Siz mi belirleyeceksiniz bu dünyanın devranını? Aklınız şimdi iktidarın güvencesinde mi, onlar mı dipten alttan el veriyor? 

Hangi vicdanda öldünüz de toprağa kem bakıyorsunuz? Toprak anadır, doğurgandır, bahşedendir, bağışlayandır. Analar toprak gibidir.

Ölünün ardından konuşulmaz derlerdi, ancak; Hatun Ana’nın ardından konuşmaktan öteye yüzleşeceğimiz kesin. Nazım Hikmet'in “ölüme dair” adlı şiirinde sataştığı; “bir eski Acem şairi, ölüm adildir diyor. Ölümün adil olması için yaşamın adil olması gerek” diyor Nazım tavrını net koyarak. 

Ölümün adil olmadığı konusunda da kuşku bırakmayan bu aymazlık, nasıl bir karşılık bulacak bilemiyorum?

Gittikçe kutuplaşan, kadın-erkek, Alevi-Sünni, Kürt-Türk- Ermeni gibi kökleri derinlerde olan ırkçılığa, cinsiyetçiliğe ve inanca dayalı ayrımcılık “kabuksuz” bir yara gibi duruyor şimdi. Toprağa şer yaraya tuz bastılar.

Yerin ve göğün yüzü suyu hürmetine Jiyar û Diyar’ın kadim toprakları ile sırlandı Hatun Ana. O yürek penceresinden baktığı yerdedir şimdi. Dersim'de.

O kutsal dağların, ırmakların arasında. Peki, bir mezar yerini çok görenleri hangi toprak kabul edecek? Cenazeye saldırıyı da kendi bol katliamla, külfetli, rezil tarihlerinin sayfalarına yüklediler.

Peki, biz neredeyiz, kardeş miyiz hâlâ? O açılan mezara kim girecek, toprağın yarılan bağrını kim saracak? Bu yara nasıl kabuk tutacak? Ne oldu o Çanakkale'nize? Hani “Kürt bilmem kim…” diye yazan, mezar taşlarına dokunup birlikte kurtardık dediğiniz günler? Hangi yalanınıza yaka silkmeden inanalım?

Xatun Ana bağışla, ardından bu kadar konuştuk, toprak yüreğinle bağışla...

Son olarak İslamcı şair olarak bilinen Necip Fazıl'dan bir mısra: 

“Dünya öküzün üstündeymiş, bilmem. 

Ancak dünyanın üstünde çok öküz bilirim.”