Her insanın kendine ait bir aşkı, umut bağladığı bir sevgisi vardır ve ona göre mücadele eder. Bu doğa, kadın, erkek, ülke, kültür, anne olur, mücadele olur, özgürlük olur. Her insanın kendine göre sevdiği, mutluluk bulduğu; yaşamak, mücadele etmek istediği bir yaşam gerçekliği vardır. Bir insanın aşkı, sevgisi, umudu, iradesi ne kadar o amacına bağlı ise, mücadelesini o kadar görkemli kılmaya çalışır.
Toprak denildiğinde, ilk akla gelen bir nevi anne olur. Toprak, anne ile bir bağ gibidir. Onun kadar sevgi, o kadar verimli, o kadar zararsız, o kadar doğurgan, o kadar koruyucu, o kadar yaratıcı, o kadar bereketli ve zararsızlığı belli başına büyük bir aşkı ifade eder.
Her şeyin nasıl ki, yenisi olmuyorsa tekrar canlı olması imkânı yoktur. Oysa toprağın çok çok uzun süre sonra bile olsa, tekrar canlı olma özelliğine sahiptir. Toprağın kendi kendine değişim ve dönüşümü vardır.
Anne denildiğinde, aynı şekilde ona bağlı olan toprak gelir akla. Anne demek, kadın demek bütün her şeyin başlangıcı demektir. İlk toplumsallığın, yaratıcılığın, ahlakın, gelenek, göreneğin, koruyucunun, fedakârlığın, doğurganlığın ve emeklerin başlangıcı demektir.
Her şeyin anne etrafında şekillendiği apaçıktır. Öncüdür ve özgürlüğün ifadesidir.
Kadının toplusallığın merkezinde yer alması, toplumsallığın anne etrafında oluşması, sadece kadının ve ana’nın doğurganlık karakterinden kaynaklanmıyor.
Bunun esasının altında bir emek var. İnsanlaşma bir emek mücadelesidir. Toplumsallaşma bir emek mücadelesidir ve emek bir yönüyle aynı zamanda döngüseldir.
Duygudan kopmamış bir düşünce emeğidir. İlk doktor, ilk hizmetçi, ilk öğretmen, ilk uzman, annedir. Anne öyle bir şeydir ki, kimse onun emeğinin hakkını vermediği gibi; emeğine, değerine sahip çıkmada zorlandığı kutsal varlıktır. Anne yaşamın hakiki öğretmenidir.
Yaşamla doğrudan bağ olan kadındır. Örneğin anne öldüğünde herkes ağlar. En çok analara ağlanır. Gözyaşları o kadar çok akar ki; ülkenin dağları sular altında kalabilir.
Burada ananın kutsallığı görülüyor. Ama bugüne baktığımızda, bugün ile karşılaştırdığımızda, arasında çok ama çok büyük fark var, maalesef.
“15 bin yıl analık yap, insanlar için gerekli olan her şeyi yarat. Sonra en çaresiz bir kul durumuna düş. İlk tanrıçaların doğduğu melek ol, insanlık için her şeyi yarat ve doğurt sonra, bir bez parçası gibi kullanılıp köşeye atıl. Tüm tanrıları ve büyükleri yarat, sonra aç kal. Her tarafı barınaklı kıl, sonra barınacak yerin yurdun olmasın. Herkesi aydınlatan bir mum ol, sonra karanlıktan kurtulma. Ortadoğu uygarlığı, işte bu büyük ve çok dramatik çelişkinin adıdır.
Aşkların yıkıp kül ettiği, bu çelişkilerde gizlidir. Bu kadar değerle büyü, sonra bu kadar cüceleş. Bunu ancak yanma temizler.”
Ülke ise, kadın ve toprağın birleşmesinden ortaya çıkıyor. İnsan bir şeyi kaybettiği zaman ya da ondan uzaklarda olduğu zaman özleyebiliyor ve değerini anlayabiliyor.
Ülke ve toprak da o özlemlerden bir tanesidir. Belli bir süreden sonra, insan kendi ülkesini kendi toprağını özler. Çünkü doğup, büyüdüğü acısıyla, tatlısıyla yaşadığı ülkesine gitmek ister. Herkes kendine ait olanı sever. Sahip çıkar ve çıkmak için mücadele eder.
Batman M Tipi Cezaevi