‘Demir olsam erirdim, toprak idim dayandım!” Yaşar Kemal İnce Memet’in ikinci cildinde bir ananın ağzından böyle düşürmüştü cümleyi. Sarsıcı tarafı demirin topraktan sert, ancak ondan dayanıksız oluşudur. Analar; toprağın kadim dostluğundan zalimin zulmüne karşı güç alıyorlar. Çünkü toprak anadır, yaratıcıdır doğurgandır. Ayakları toprağa basmayan hiç bir şey gerçek değildir. Toprak kokusu taşımıyorsa şiir kekemedir, müzik fiyasko, film salamadır. Mutluluk en çok kendi toprağında anlamlıdır. Ki ben mutluluğa çok uzaktan bakarım, kırk yılda bir el sallarsa ömrümün bütününe serperim tuz gibi. Acı en çok kendi toprağında manalıdır, salar damarlarını ardıç ağaçları gibi. Aşk kendi ırmağında akınca lezzetlidir. Ama gel gör ki; koparılmış bir kıymık gibi uzaklara savrulmuş Kürdistan halkı, yazarı çizeri, sanatçısı...
Bu makus kaderin bir gün değişeceği mutlaktır. Eskimiş yaşlanmış yasalarla yeni insan yönetilemez. Bir bütün olarak ekonomik sağlık eğitim yargılama gibi sosyalitelerinin değişmesi ve çağın gereksinimine uygun hale getirilmesi ancak yeni ülkelerle özgürlüklerle mümkün. Özgür ve bağımsız Kürdistan yeni dünyanın da modeli olacaktır.
Kendi yasalarını tanrısallaştıran hiç bir ülke özgürleşemez, ona dokunmaktan korkan onu kutsayan devlet sadece savaş kan kin ile kendini yaşatacaktır bir yere kadar.
Durmadan kendi ayağına vuran devletleşmiş bir hükümet var. Tekçilik derinden işlemiş içine. Darbeye karşı olduğunu söyleyip halkın seçtiği vekillere saldırıyor fezlekeler düzenliyor. Demokrasinin en anlaşılır tarifi seçme seçilme hakkına tecavüz ediyor. Halkın seçtiği belediyelere resmen darbe yaptı, kayyumlar atıyor.
15 Temmuz’da askere karşı duran, darbeyi püskürten, demokrasiden yana olan vefakar halk nerde, neden sesi çıkmıyor? Söz konusu Kürtler olunca demokrasi neden çuvallıyor? Bunu biliyoruz; devletin hiç bir geçerliliği yok Kürdistan’da, sadece işgalci ve üstelik iftiracı. 15 Temmuz sonrası kendisine muhalefet eden herkesi “Fetölayarak” terörize edip ayağını kaydırdırıyorlar. Birbirinin aynısı olan sizlersiniz, damarlarınıza kadar dolaşıksınız.
Haber bültenlerinde hergün öldürülen askerlerin bir kaç aylık bebeklerini veya kederli eşlerini veya annelerini ekrana getirerek algı oluşturuyorlar. Bu kirli savaşta ölmeyi “şehit” olarak payalendirip, saf temiz gençleri özendiriyorlar. Hikayelerini dramatize ederek timsah gözyaşları ile sunuyorlar; „askere giderken annesinin elini öpüp, inşallah şehit olurum“ demiş. Bu zihniyetten bir gün kurtulacaklar elbette ancak çark hangi tarafa dönüyorsa bir süre devam eder. Yani bu gidişat sadece Kürtler için bir kayıp değil, Türk halkı içinde büyük kayıp olacaktır. Çoktan Türk halkı ayaklanmalıydı, madem kardeşiz neden bu “ayrım” demeliydi.
Dönüp dolanıp savaş ve barış üzerinden hayatı yorumluyoruz. Savaşta ısrar eden dağı taşı bombalayan, orman yakan zihniyet gene hortladı. Sınır içinde kana doymayan zihniyet sınırın dışına da saldırıyor. Askeri gücünü Kürtler üzerinden göstermeye çalışıyor. Oysa dünya alem biliyor ki; IŞİD’e dokunmadınız. Türkiye içinde başa çıkamadığınız ya da karışmadığınız cihatçılarla nasıl Cerablus’ta bu kadar kolay yol aldınız? Çetelerin ismini değiştirip ÖSO yaptınız, oysa hepsi yerinde duruyor.
Demir olsam erirdim toprak idim dayandım cıgera mı. Artık iyi şeyler az yaşanıyor, günler ölüm haberleri ile geçiyor. Masalların erişemediği dağlara bombalar yağarken sesin değdiği yer neresidir? Ateş düştüğü yeri mi yakıyor sadece, acaba; ateş düşmeyen yer kaldı mı? Toprağı incittiler, havayı suyu kirlettiler, demir çürüdü, toprak dayanıyor.
* Sanatçı