Gözlerinde ölüm taşıyan, eli kanlı, en modern silahlarla bütün dünya ülkelerine meydan okuyan, kendinden olmayan her halkı gözünü kırpmadan hunharca öldüren, kadınları kaçırıp pazarda satan, zafer için her şeyi mübah sayan bir dizi adam, sabah saatlerinde kapılarına dayandı. Kimisi yatakta, mahmur gözlerle yeni uyanmış, o en tatlı bir kaç dakikanın daha tadını çıkarmak istiyordu belki. Kimisi bebesine meme veriyor, kimisi ise daha uyanmamış... Sonra çocuk, kadın, erkek çığlıklarına büründü ortalık... IŞİD Şengal'i kana buladı.
Öyle bir zulümdü ki bu; hem inancı, hem dili eziyet görüyordu zaten.  Sabaha karşı IŞİD evlerini bastığında pes etmediler ilkin, ellerinde bulunan bütün cephaneyle, kendilerini savundular. Cephaneleri bittiğinde ise kaçmak zorunda kaldılar. Kimisi çocuğunu kaybetti kaçarken, kimisi annesini, kimisi kardeşini. Can havliyle bulundukları alanlardan uzaklaşıp  Şengal dağlarına sığındılar bütün dünyanın gözleri önünde, aç ve susuz... Daha sonra PKK'nin açtığı güvenli koridordan geçerek kurtulabildiler sığındıkları dağlardan.

Amed'e gelen Êzîdîler Kürdistan onlara kucak açtı...

Şırnak'tan geçebilenlerin bir kısmı ise Amed'e sığındı. Burada kendileri için oluşturan kamplara yerleştirilen Êzîdî halkı, yaşadıkları trajedinin ardından bir nebze olsun rahat nefes aldı.
Êzîdîlerin bir kısmı Yenişehir Belediyesi'ne ait Piknik Alanı'na yerleştirildi. Bu sayının 3 bin dolayında olduğu söyleniyor. Büyükşehir Belediyesi Sümerpark, Kayapınar belediyelerine ait spor salonları ile Ticaret Odası'nın binasına da daha önceden gelen Êzîdîler yerleştirilmiş.
Savaşın yorgunluğunu daha üzerinden atamamış Êzîdî halkını görmek için ben de hazırlanan bu kampa gittim. Orayı ziyaret ettiğimde (31 Ağustos),  kamp kurulalı daha 5 gün olmuştu. Girişte insanın ilk dikkatini çeken ise olağan bir günlük yaşam. Çocuklar parklarda oynarken, kadınlar ise günlük işlerle uğraşıyordu. Kimisi çeşmede çamaşırlarını yıkarken, kimisi de çadırların çevresini temizliyordu. Tellere asılı çamaşırlar, aşırı sıcaklardan dolayı buldukları  gölgede oturan insanlar....
Çocukların sayısı da oldukça dikkat çekiyor. Kimisi yanıma geliyor, kimisinin yanına ise ben gidiyorum. Bir küçük çocuk yaklaşıyor sonra yanımıza, isteği ise bir top. Bir çocuğun başka ne isteği olabilir ki.
Diyalekt olarak bir sorun yaşamadan, hepsiyle anlaşabiliyorum. Bazı kelimeleri farklı kullanıyoruz, onları da cümle içerisinde anlamlandırarak anlatmaya çalışıyorlar. Çadırlara ve orada kurulmuş yaşantılara göz gezdirdikten sonra, yemek dağıtımının yapıldığı çadıra gittim. Gittiğim zaman dilimi tam da yemek saatine rastlamıştı.
Burada dikkat çeken bir nokta ise yemek alacak insanların çok muntazam bir şekilde sıraya girmeleri. Bu sırada yaşlılar da, çok küçük çocuklar da bulunuyordu.
Kampta, özellikle kadın ve çocuklara Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi  Sosyal Hizmetler Daire Başkanlığı'nın öncülüğünde, rehabilitasyon hizmeti de veriliyor. Burada çok sayıda gönüllü genç de çalışıyor. Sosyal Hizmetler Daire Başkanlığı bünyesinde kampta gönüllü çalışan sosyal hizmetler uzmanı Mehmet Alan Akyüz ve pedagoji öğretmeni Fatma Çelik ile birlikte çadırlara yeni ulaşmış Êzîdîleri ziyaret ediyoruz. İlk geldiklerinde yüzlerindeki acı ve yorgunluktan bahsediyorlar. Ayrıca kendilerine bırakmadan hemen nasıl organizasyon yaptıklarını da. Akyüz'ün söylediğine göre gelir gelmez kendi aralarında iş bölümü yaparak ihtiyaç listesi oluşturmuşlar, kendilerine çok büyük iş kalmamış.

Kültür düzeyleri yüksek, gözleri tok...

Ayrıca Sosyal Hizmetler Daire Başkanlığı bünyesinde kamp sorumlularından Erkan Erenci'nin ile kampın kurulması ve organizasyonuna yönelik bilgisine başvurdum. Erenci, orada bulunduğum zaman diliminde, kampa ulaşan Êzîdî sayısını 2 bin 150 olarak veriyor. Kampa gelen Êzîdîler, Şengal'den önce Rojava'ya gitmişler, oradan Zaxo'ya, oradan ise Silopi üzeri gelmişler. İnşa çalışmaları hala devam eden kampta, bütün masraflar merkez belediyeler tarafından karşılanıyor. Erenci, halktan gelen yardımların daha çok çevre illere ve Rojava'ya gönderildiğini belirtiyor. Kampta merkezi mutfak çadırları ve eğitim çadırları da kuruluyor.
Orada kalan Êzîdîlere sabah kalktıklarında kahvaltıları veriliyor, daha sonra isteyen spor aktivitelerini gerçekleştirecekleri alanlara gidiyor. Kadınlar ise günlük işleri ile uğraşıyor. Şimdilik idare edilecek durumdaki kampta kış gelince ne yapılacağı ise daha soru işareti. Erenci çadırların kış koşullarına uygun olduğunu belirtiyor ve çadırlar alev almıyor. Fakat çadırlar ne kadar kaliteli olursa olsun, kamplar uzun soluklu bir barınma ihtiyacını karşılayamaz. Erenci, Amed'te 3 noktada yoğunlaştıklarını ve uygun koşullar sağlandığında Êzîdî halkını bu alanlara yerleştirebileceklerini söylüyor. Fakat bunlar ihtimal dahilinde.
Sürekli olarak savaştan kaçan yeni aileler gelmeye devam ediyor. Erenci'ye savaş mağdurların ilk geldikleri zamanki durumlarını soruyorum. "İlk geldiklerinde yorgun ve bitkindiler. Onları çadıra yerleştirdik. Günlerce banyo yapmamışlardı. Haliyle çoğu bitlenmişti. Banyo sorunlarını giderdik, ilaçlama yaptık" şeklinde cevap veriyor.  Öyle ki, gelir gelmez kendilerini yere atmışlar.
Erenci'nin bahsettiği noktalardan biri de organizasyon yetenekleri. Erenci,  "İçlerinde doktor, avukat ve öğretmenler de var. Bu insanlar, eğitimlerinde de yardımcı oluyor. Biz onları değil, aslında onlar bizi organize ediyor. Köylerden geliyor olmalarına rağmen kültür düzeyleri yüksek. Gözleri tok. Yemek dağıtırken bir bakıyorsunuz 60 yaşındaki bir yaşlı, arkasında 5 yaşındaki bir çocuk. Bu manzara beni çok duygulandırıyor"şeklinde ifade ediyor duygularını.
Ziyaretçi ve basını kabul etmediklerini söylüyor Erenci, benim nasıl girdiğimi de soruyor. Gülüyoruz.
Çadırlara göz gezdirirken bir ambulans geliyor. Çocuklardan biri kolunu birkaç yerinden kırmış ve acil müdahale için hastaneye götürüyorlar. Sosyal hizmetler uzmanı Mehmet Alan Akyüz, hala statüleri olmadığı için sağlık hizmetlerinden faydalanamadıklarını belirtiyor. Sadece acil durumlarda müdahale ediyor. Geri kalanı ise özel olarak karşılanabilir. O durumdaki insanlar için ise bu imkânsız.

Acil tedavi görmesi gereken birçok hasta var

Daha sonra felçli şekilde omuzlarda, kısmen el arabalarında taşınarak oraya ulaşmayı başarmış olan Haci Xudadê'nin çadırını ziyarete gidiyoruz. Soyadını açıklayarak başlıyor sözlerine. Xudadê kardeşleri ile birlikte gelmiş, inşaattan düştüğü için felçli kalmış. Bu halde o kadar zorluğa rağmen getirmeyi başarabilmişler. İlk müdahaleleri kampa gelen doktorlar tarafından yapılmış. Sonra abisi yanımıza yaklaşıyor. Bir doktora gösteremez miyiz diyor, yardım isteyen gözlerle. Bir çoğu doktor müdahalesi bekliyor.
Nisan Xalef de o sırada küçük çocuğunu emziriyor, bu çocuklarla aç susuz buraya kadar gelebildik diyor.
Daha sonra bir başka çadıra gidiyoruz. Yine acil tedaviye ihtiyacı olan bir hastanın çadırı. Hawla Hasan kanser hastası ve kemoterapiye devam etmek zorunda. Doktorlar bakmış ve İstanbul'a gönderebileceklerini söylemişler, daha fazlasını kendileri de bilmiyor.

'IŞİD 4 torunumu kaçırdı'
Sonra Sadul Naif konuşuyor. Bu sırada çocuklara yemek yedirmeye çalışıyorlar. Su bittiği için ellerimizdeki yarım şişe suyu veriyoruz, almak istemiyor, fakat çocuklara diyoruz. Çocukları omuzlarına alarak gelmişler, hastaları da sırtlarında taşıyarak. "Arkadaşlar geldi sağolsun, 'Kurde mê' bize koridor açtılar, bu sayede geldik. Kadınlarımızı pazarda sattılar. Akrabalarımızı öldürdüler. Sabaha karşı geldiler. Peşmergeleri aradık. Fakat onlar kaçtılar. 6 gün dağda kaldık" diyor Sadul Naif ve çadırda birlikte bulunduğu kardeşi Akram Ali.
Kaçış sırasında birbirlerini kaybetmişler, daha sonra Amed'te buluşmuşlar. Bir çok kişi aslında kaçış hengamesinde birbirini kaybetmiş. Birbirinden haber alamayanlarda var.
Çadırları dolaştıkça ayrı ayrı trajik öykülerle karşılaşıyoruz. Gewrê Hasan bir beşikte yatan yeni doğmuş torununu sallıyor. Yanında küçük bir çocuk, elinde bir kaç kalıp yeşil sabun. 'Günlerce yürüdük' diyor. IŞİD 4 torununu götürmüş, çocukların babasını ise öldürmüş. Erkekleri üzerlerine mazot döküp yakmakla tehdit etmişler. Hemen kaçmadıklarını söylüyor Gewrê Hasan. Mücadele edebildikleri kadar etmişler. Bir katliama tanık olmuş gözleri. Kaçarken çok zahmet çektiklerini anlatıyor. Şengal Dağı'nda aç ve susuz kalmışlar. Elindeki küçük su şişesinin kapağını göstererek 'Çocuklarımıza bu kapaklarla su verdik' diyor. Kaçarken aile bireyleri ile birbirini kaybetmişler, çocuklarının nerede olduğunu ise bilmiyor.
Bu kadar acıya rağmen, yüzlerinde bir yaşam heyecanı var hepsinin. Savaşın onlarda yarattığı travmayı yenmeye çalışıyorlar. Diğer kamplarda da durumun farklı olduğunu sanmıyorum. Bundan sonrasını ise bilmiyorlar...


ELİF SONZAMANCI/AMED