Her delinin bir saplantısı, kaçığın da farklı birer hezeyanı vardır:
Hitler, Yahudi saplantısı hastalığına düçardı. Kafeslere hapsedilerek büyütülmüş Osmanlı Sultanları, en yakınlarının korkusundan deliydi. Oğulları, kardeşleri ve babaları korkusundan deliydi. Bir gece yarısı uykuda bastırıp, gırtlağını keser korkusundan, babalarını, evlatlarını, kardeşlerini cellatların önüne atıyorlardı.
Hitler’in, Yahudi, Roman (Çingene) ve solcu nefretinden sadır deliliği sınır tanımıyordu. İnsan avını işgal topraklarında sürdürüyor, ona yaranmak isteyen diktatörler de, kendi ülkelerindeki masumların kapısına dayanıyorlardı. Örneğin TC, 1935 yılında, Yahudileri söpük atmak için, elinin altındaki Trakya topraklarını alt-üst ediyor, gemi dolusu Romanya Yahudisini de Marmara sularına gömüyordu.
Ancak, Müslüman olmayanlar eritile, sürüle bitirilmiş, ancak başa çıkılamayan Kürtler nefretin kedisi olarak kalmışlardı. Nefret ırsi olarak kuşaktan kuşağa devredilmiş, delilik salgınının son ürünü olarak günümüze aktarılmıştır.
TC, bu salgının dalga boyları arasında, ta başından beri, Kürtlerle topyekün savaş halindedir. Yer yüzünü, Kürt düşmanlığı penceresinden seyretmekte, buna göre bahaneler bulup, iç düşmanlarını tasniflemekte, cezalar yağdırmaktadır.
Rejim, ta başından beri keni iç sorunlarını Kürtler üzerinden halletmekte, muhalifleri cezalandırmaktadır. 1925 yılında, rejimi övme kervanına katılmayan etkin yazarlardan Ahmet Emin Yalman ve Hüseyin Cahit Yalçın, Kürtlerden nefret ettikleri halde, Kürtçü diye tutuklanıp, idam istemiyle yargılanmış, ancak “teslim” sözü aldıktan sonra serbest bırakılmışlardı.
O günden, beri değişen hiç bir şey yok. Günümüzün Hüseyin Cahit ve Ahmet Emin’i Aydın Doğan’dır. Aydın Doğan, sahip olduğu yayın kurumlarınını Recep Tayyip’i övmeye tahsis etmediği için, sövgülere mazhardır. Cezalar için topun ağzında, tüfeğin namlusunda…
Yine ta başından beri, “topyekün savaş” tertibinden Kürt öldürmek vatana hizmettir. Sözün gelişi çok garip, yer kürede benzeri görülmemiş bir ruh hali; ama dünyanın her yanında, Afrika’nın Savanaları, Kalahari’nin sonsuz çayırlarında, Amazon ormanları, Güney Amerika’nın Patagonya’sında da ırkı ne, derisinin rengi nasıl olursa olsun, insan kanlısı olmak utanç verici, katillik suçtur.
Ama gariplik bu, TC’de Kürt öldürmek, terfi etme vesilesi, “üstünlüğe erişmek”tir. 1930 yılında, “Zilan deresini (Geliyê Zîlan) lebaleb insan ölüsüyle dodurmakla” övünen Salih Paşa (Omurtak), henüz doğmamış ya da yeni doğmuş bebeğiyle sivil, savunmasız insanları katletmekten hapishaneye, ya da tımarhaneye konulacağına Genelkurmay Başkanı yapılmış, Koçgiri katliamının komutanı Sakallı Nurettin’i ordu komutanı, aynı yerde kan döken damadı Abdullah Alpdoğan Dêrsim Soykırımının başına atanmıştı.
1990’larda cinayetten yargılanan MİT’çi babasının Dêrsim kırımındaki rolünü, darbecilikten tutuklanan subaylar Kürdistan’daki görevlerini referans yapmış, son kuşağın baş delisi de, halkına kendini beğendirmeye çıkarken, iftiharla “Arjantin’in ortasında da bir Kürdistan kurulsa, onu yıkmaya gideriz” diyebilmişti. Bu söz, dönemin durağanlığında fazla ciddiye alınmamış, “laf ola, beri gele” diye karşılanmıştı. Ciddiye alınması için, Kürtlerin, Ortadoğu güç olarak tarih sahnesine çıkması ve Rojava’nın doğması beklenecek, bu aşamadan sonra akıl, bütünüyle devreden çıkacaktı.
Türk hava gücü, içeriyle de yetinmiyor, gidip Cudi’den Ürdün’e uzanan Kandil dağlarına bomba boşaltıyor, Zergelê Köyü katliamıyla zaferini pekiştiriyor, Türk polisi ve askeri kollar, “topyekün savaş timleri” olarak köylerde, kasaba ve şehirlerde ev ev, sokak sokak baskınlar düzenleyip oluşturduğu esir kollarını mahkemeler hapishene evrakı düzenliyor…
Kürt düşmanlığı hastalığından titrek TC, artık çıldırık, çılgın hallerdeydi. Sadece Kürtleri bastırıp, “tarihin yoklarına karıştırma” adına, dünya medyası ve yer yüzü başkantlerinin dilinde, insan kesen cellatlar, tecavüzcüler, tarih ve inanç katilli İslamo-Faşist çetelerin Ortadoğu’daki türevi DAİŞ (IŞİD) ile iş tutandı. Onun tedarikçi mütefiği…
Ne kadar acı, “koskocaman” denilen, NATO üyesi TC, bu hallere yuvarlanmış, Afganistan ve Çeçenistan’daki bozgundan sonra, yer yüzünün gezgin mafya çetesine dönüşmüş çetelerle anılıyor…
Kürtlerle topyekün savaş ruhuyla topyekün delirme halleri yaşanıyor. Şehirler topa tutuluyor. Mafya usulü keskin nişancılarla insan avlanıyor. Utanç, ama avcıların son kurbanı, evinin oturma odasında vurulan 13 yaşındaki Cizreli Cemile idi…
Kürt avı olan deliliğin resmi adı “topyekün savaş”tır.
Savaş emri verenler Kürdistan’ı, halkın parasıyla yaptırıp yerlkeştikleri sarayların bahçesi sanıyorlar. Bir savaş uçağıyla teslim alacaklarını sanacak kadar küçük, zaferi kolay…
Oysa öyle değil. Kürtler, sadece kuzeyde 25 milyonluk bir halk. Kırmakla bitecek gibi değil. Bunu, öncekiler de denediler ve başarısızlıklarıyla kaldılar. Bunların anlamaları mümkün değil. Zekadan, insani değerlerden çıplaklar, çünkü…
Yine de birilerinin bunlara, “topyekün savaş çözüm, çıkış yolu değildir” demesi gerekiyor. Çözüm insan olmakta.
Üstelik kedi gözüyle gördükleri Kürtler, artık bölgenin kaplanları!