Dün Med Nuçe televizyonunda Duran Kalkan çok önemli bir konuşma yaptı.

Ben bu konuşmadan şunu anladım:

Birincisi, KCK Türk devletinin “topyekün savaş” ilan etmiş olmasına rağmen, henüz “topyekün savaş” yanıtı verme kararı almadı. Henüz KCK açısından durum “misilleme” aşamasında.

İkincisi, KCK, henüz “topyekün savaş kararı” almamakla birlikte, kimi çevrelerin KCK’den talep ettiği “tek taraflı ateşkes”in de hükümetin saldırılarını durdurma bakımından hiçbir işe yaramayacağını düşünmekte. Duran Kalkan, “taraflar ateşkes ilan etsin” talebinde bulunan çevrelere, sivil toplum örgütlerine, “böyle çağrılar” yapıp, sonra bunun için “mücadele etmemenin” işe yaramayacağını da hatırlattı.

Üçüncüsü, KCK, “topyekün savaşa topyekün savaşla yanıt vermek” yerine, halkı silahsız, barışçı yöntemlerle “topyekün sivil direnişe” çağırdı. Ve bu “direnişin” hedefini de, “düşük hükümetin ve yetkisiz Saray’ın” gayrı meşru “iradesine” karşı halkın “meşru” iradesini, her yerde, her köyde, her kasabada, her şehirde “demokratik özerklik” ilkesi temelinde egemen kılma olarak formüle etti.

Kendi cümlelerimle yaptığım bu özet de gösteriyor ki, hala “büyük bir felaketin eşiğinden dönme imkanı“ yok olmamıştır. Hala KCK, AKP hükümetine karşı “topyekün savaş” kararı vermemiştir. Henüz var olan çatışmalar, “misilleme düzeyindedir.”

Şu anda en büyük tehdit, Kürdistan halkının 7 Haziran seçimlerinde gösterdiği iradenin hiçe sayılmasıdır. Gerçekten de, “düşük” hükümetin ve hiçbir “sorumluluğu” olmayan ve dolayısı ile de “halk egemenliği üzerinde” hiçbir “yetkisi” bulunmayan Saray’ın, atadığı Vali ve Kaymakamlarla Kürdistan’ı “zorla yönetmeye” kalkması ve bu halkın Kürdistan’da yüzde seksen çoğunlukla seçtiği vekilleri “tutuklama”ya ve HDP’yi “kapatmaya” yeltenmesidir.

Demek ki, Türkiye bir yandan “savaşa”, diğer yandan da adım adım bir “dikta rejimine” doğru sürükleniyor.

7 Haziran seçimleri, AKP’nin daha seçim öncesinde aldığı “topyekün savaş kararını” ve Erdoğan’ın “kişisel dikta rejimi” yönelimini kesin bir şekilde reddetti. Buna karşılık hem “düşük hükümet”, hem de “Saray”, TBMM’nin iradesini de hiçe sayarak, hem Türkiye’yi “savaşa” sürükledi, hem de “siyasi soykırım tutuklamaları” ve “ırkçı, ahlaksız psikolojik savaş” saldırılarıyla “dinci-faşist dikta” rejimi kurma yolunda adımlar atmaya başladı. 

Şimdi “koalisyon” oyununun son perdesindeyiz. CHP bu oyunda, basit bir figüran olarak sahneye itildi, birkaç gün sonra da AKP’nin tiyatro binasından kapı dışarı edilecek. Yeni bir seçime “savaş” ve “dikta” koşullarında gidilecek.

Seçimler, tüm Türkiye için “demokrasi ve demokratik bir anayasa” iradesini ortaya koydu. Kürdistan için ise, AKP’nin son etkilerini de yok ederek “demokratik ulus temelinde, Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve sınırlarının dokunulmazlığı ilkesine uygun şekilde demokratik özerklik” iradesini onayladı.

O halde, şimdi “silahsız ve barışçı” yöntemlerle, tüm Türkiye çapında demokrasi güçleri, seçim ortamını “demokratikleştirmek”, yani “savaş ve dikta” yoluyla erken seçime gidişi önlemek, “barış ve demokrasi yoluyla yeni seçimlere gitmek” amacıyla “topyekün direnişe” geçmeli; Kürdistan ise, kendi kendisini yönetme iradesini hayata geçirerek, “düşük hükümetin ve Saray’ın” gayrı meşru iradesini reddetmeli.

Felaketin alternatifi budur.

Felaket nedir?

Felaket, Türkiye demokrasi güçleri eğer “düşük hükümeti ve Saray’ı” savaş ve dikta koşullarında seçime gitmekten alıkoyamaz, Kürdistan da, kendisini “düşük hükümetin ve Saray’ın zorbalıkla yönetmesine” karşı “kendi kendini yönetme iradesini” gösteremezse, Türkiye’nin hızla “karşılıklı topyekün savaşa” sürüklenmesi ve “Türk-Kürt iç savaşıyla” uçuruma yuvarlanmasıdır.

Evinde oturup, “felaket olmasın, iki taraf da savaşmasın, parmaklar tetikten çekilsin” demeye devam edersek, “birkaç gün” için “kendimizi” AKP’nin hışmından kurtarabiliriz. Ama ülkeyi felaketten kurtaramayız. 

Felaket yaklaşıyor.

Ve onu önlemenin hala imkanı var…