Özgürlük yürüyüşünde ALMANYA KULVARI


Almanya’nın başkenti Berlin’deki dernek çalışmalarının bildik yüzlerinden biri, Ali Süsem. Yoğun olarak çalıştığı alan, Dış İlişkiler Komisyonu. Uzun yıllardır burada, hem Almancası, hem Alman kurumlarıyla ilişkisi iyi. 

Ali heval, 1956 yılında Erzurum’un Çat kazasında doğmuş. İlkokulu ilçesinde, ortaokulu ise Erzurum’da okumuş. Köydeyken “politik bir kimliğe” dönüşemeyen Kürtlüğü, daha Erzurum’a adımını atar atmaz politik ve isyancı bir kimlik halini almış. Nasıl mı?


‘Hele bakın, kuyrukları nerede?’

“Erzurum’a geldiğimiz ilk gün... Köyden geliyoruz. Kazada dersleri en iyi olanlardan biriydim ben. Yarışmalara filan da katılmıştım. Erzurum’da okulun kayıt işlemlerini bir hafta geciktirmişiz. Haberimiz yoktu, tarlada, çayırdaydık, aklımıza o mu gelmiş. Müdür bizi almadı, elinin tersiyle kovdu. Ben ve amcamın oğluyduk. Kabul etmedim. İkinci günde Erzurum Milli Eğitim Müdürü’nün direkt odasına girdim. ‘Öğretmenim biz okumak istiyoruz ama gittiğimiz ortaokulun müdürü bizi dışarı attı’ dedim. Adam önce diplomalarımızı aldı, hepsi iyi, pekiyi. Hemen müdürü aradı. ‘Hilmi hoca, sana Çat’tan iki talebe gönderiyorum, derhal okula alacaksın’ dedi. Müdür kulağımı çekip iki tokat attı, bizi okula aldı. Kitapları aldık ertesi günü, akşam üzeri eve dönüyoruz. Yolda birkaç kişinin sesini duyduk: ‘Bunlar Kürt, Kürt. Hele bunların önünü keselim, bunlar kimdir!’ Amcamın oğluna dedim, ‘Sakın korkma, bizi dövecekler.’ Kitaplara bayağı para harcamıştık. Hepsini aldılar, bazılarını yırttılar, defterlerimizi çamur içine attılar, bizi de felaket dövdüler. Biz yere yatmışız, biri diyor ki, ‘Hele bu gavurların tumanını çıkarın tumanını, bunlar Kürt’tür de hani kuyrukları nerede?’ Öyle dedikleri gibi ben kemerime sarıldım, bırakmadım. O sırada bir-iki büyük adam geldi, onlara kızdı. Sonra ben amcama sordum, bu kuyruk meselesi nedir? O zamana kadar duymamıştım. Amcam, ‘Şaka yapıyorlar’ dedi.”


Tosya Kızıl Ordu kuruluyor...

Başarılı bir öğrenci olarak okula kaydını yaptıran Ali hevalin, derdi gücü de okumaktır ama bırakırlar mı? Kürt diye mimlenmiş bir kere. Sataşmaların, hakaretlerin, alayların ardı arkası kesilmiyormuş. Bakmış olacak gibi değil, hiçbir politik bilinci de olmadan, örgütlenmeye başlamış. Kürtlerin damarına durmaksızın basılan yerde, örgütlenmek çok zor da olmamış tabii. 3 kişi, 5 kişi, 7 kişi derken, 40-50 kişiye kadar ulaşmışlar. Ali heval, tabii, ağa gibi; zengin bir ailenin çocuğu. Örgütlenirken bunu da değerlendirmiş. “Arkadaşları sinemaya götürüyordum, çay içiriyordum, öyle öyle örgütledim” diyor ve bir süre sonra bir hayli nam salan Tosya Kızıl Ordu’nun kuruluşunu şöyle anlatıyor: “Bizi dövenlerin hepsinin tek tek hesabını gördük. Sonra giderek bir grup olduk. Kimse bize karışamaz oldu, korkuyorlardı. Adımızı da taktılar hemen: Tosya Kızıl Ordu. Olduğumuz yer Kızılbaş mahallesiydi, ondan herhalde. Yani bize onlar bu ismi taktılar, kendimiz takmadık. Tosya Kızıl Ordu, Erzurum’da bayağı nam saldı.”


Almanya’ya baba sürgünü

Ali hevalin o dönemde devrimci hareketle ilgili bildikleri, Deniz Gezmiş ile Mahir Çayan’ın adından ibarettir. Tosya Kızıl Ordu’nun da hiçbir grupla doğrudan ilişkisi, irtibatı yoktur. Memlekette idamlar, infazlar başlar; askeri müdahale gelişir. Devrimci olmak, giderek daha tehlikeli, “istikbal karartan” bir kimliğe dönüşür; ödenmesi gereken bedel, artmaktadır. Ali heval henüz 16’sındadır ya, babası korkar. Onu aldığı gibi Almanya’ya getirir. Henüz 1972 yılıdır. Almanya’da Ali hevale, politik olan her şey yasaktır, okul da yasaktır. “Çalışacaksın” der, babası; ama Tosya Kızıl Ordu Komutanı durur mu, hemen bir dernek aramaya başlar.


TKP’lilerle tanışma: Bu ne biçim devrimci!

“Önce aradım, taradım, bulamadım. Meğer evimizin hemen altında TKP’lilerin bir derneği varmış. İsmi TTO’ydu: Türk Toplumcular Ocağı. Ben ilk bunu gördüğümde ‘ocak’ deyince aklıma Erzurum’daki faşistlerin ocağı geldi. TKP’lilerin olduğunu öğrendikten sonra gittim önünde durdum, sigaramı içtim, düşündüm: Gideyim mi, gitmeyeyim mi? Bu ne biçim devrimci dernek? Neyse, girdim, dedim, ben Türkiye’den geldim, Erzurumluyum, devrimci bir dernek arıyorum. 30-40 kişi vardı, herkes sevindi. Bana bir tane kitap verdiler: Nazım Hikmet’in kitabı. Şiire de meraklıydım ama ortaokulda Nazım Hikmet’i hiç bilmiyordum. Eve gittim, iki üç gün hiç durmadan okudum. Bende bir sempati değil de antipati yarattı. Kürtlüğümü biliyorum çünkü, kuyruğumu aramışlar ya! Bu adam da güzel yazmış bazı şeyleri ama... ‘Dört nala gelip Uzak Asya’dan/ Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan/ Bu memleket bizim...’ deyince sinirime dokundu. Bizim, bizim, bizim... İdeolojik bilincim yoktu ama bunun milliyetçilik olduğunun farkına vardım. Gittim TKP’lilere geri verdim, dedim, ‘Yav bu ne biçim devrimci! Hep diyor, bizim, bizim, bizim. Biz Kürt’üz, Aleviler var, Ermeniler varmış, hani nerdeler?’ Baktım bu kez  bunların hepsi benim üzerime çullanmaya başladı. Dedim, ‘Hele bi durun. Ben aşiret çocuğuyum, bizde tokat çok kötüdür. Bana tokat atan adamı vururum.’ Ben ne bileyim, Nazım Hikmet’i de tanımıyorum, belki yanlış bir şey söylemişimdir, düzeltin beni, değil mi? Sonuçta genç bir devrimciyim. Velhasıl bana karışmadılar, sadece kapıyı gösterdiler, çıktım gittim, bir daha da oraya gitmedim.”


Oynayan ben, terzi annem, folklor niye Türk’ün?

Sonrasında Ali heval, babasını da ikna edip Goethe Enstitüsü’ne kayıt yaptırır. Burada okurken, Dev-Gençliler ve Aydınlıkçılarla tanışır; Aydınlıkçılarla daha da yakınlaşır. Çok derin, ideolojik bir sebebi yoktur bunun; hallerinden, tavırlarından, hiç değilse TKP’lilere göre daha direnişçi oldukları sonucuna varmıştır. Bu sempatisi de, yine Kürtlüğüne çarpar; daha doğrusu Kürtlüğü, kiminle ilişki kursa ona yol yordam öğretmeye, doğrultu vermeye devam eder. Bu kez ortaya bir folklor meselesi dolayısıyla çıkar ve Ali hevalin kulağını çeker...

“O zamanlar folklor hevesim vardı. Bir folklor grubu kurdum ama kıyafet yok. Babama gurur yapmıştım, ondan para almadım. Geceleri gazete dağıttım, kazandığım parayla kumaş aldım, elbiselerimizi de annem dikti. Sonra bir gün gösteri yaptık. Sahnede devrimci abilerimizden biri sunum yapıyor. Dedi, ‘Türkische Folklor’. (Türk folkloru) Sahnenin arkasındaydım, sinirlendim, hemen geldim: Nein, Kurdische Folklor. Oynayan ben, elbiseleri diken annem, folklor niye Türk’ün? Yine bana kızdılar, dediler, ‘Sen milliyetçilik yapıyorsun.’ Yav ne milliyetçiliği? Folklor Kürt folkloru, hava Kürtlerin havası, bizim oralarda çalınan şarkılar, oynayan ben, Kürt’üm, elbiseleri diken annem, o da Kürt... Orada da çok koptum. Aydınlık’ın milliyetçi yanını o zaman gördüm. Yani ama önce ben de şüphe ettim hepsi birden bana öyle deyince. Dedim, ‘Yav acaba ben gerçekten milliyetçilik mi yapıyorum?’”


ATİF kurucusu

O yıllarda Türkiye soluyla ilişkilenmiş ama Kürtlüğünü de politik bir kimlik olarak hep yanında gezdiren bir devrimcinin adını mutlaka duyacağı, hikayesiyle mutlaka sarsılacağı başka bir isim daha vardır: İbrahim Kaypakkaya. Çorumlu Kaypakkaya, Türkiye sosyalist hareketi içinde, Kürtlerin haklarına ve mücadelesine dair o güne kadar söylenmiş en net sözleri söyleyen kişidir. Adeta devletin temellerine vurmakta, “Kemalizm faşizmdir” ve “Kürt halkının ayrılma hakkına varana kadar tam hak eşitliğini savunmak görevimizdir” gibi tezleri, hem de Aydınlık’ın inceltilmiş milliyetçiliğine karşı, olabildiğince net biçimde savunmaktadır. Üstelik bu tezler doğrultusunda bir devrimci mücadeleyi silahla yürütmekten de geri durmamıştır. Bu “temelden” itiraza düşmanlık da, kökten ve net olur. Kaypakkaya, Amed Zindanı’nda, işkencede parça parça edilir, babasına bir torba içinde teslim edillir. Fakat anısı, yıllar boyu örgütlenmeyi sürdürür.

Ali heval de bu yıllarda Kaypakkaya’yla tanışır, ilaç gibi gelir. “İşte” der, “hem devrimci hem de Kürt olabileceğim yer, burasıdır!” O dönemde Almanya’da Aydınlıkçıların 15’e yakın derneği vardır. Kaypakkaya’nın çıkışı ardından güçlenen TKP/ML, bu derneklerin çoğunu ele geçirir. Ali hevalin de içinde olduğu bir grup emekçi, Almanya Türkiyeli İşçiler Federasyonu’nu kurar. 1985 yılına kadar da birlikte yürürler. Fakat sonrasında, Ali heval ideolojik ayrılıklar yaşamaya başlar.


Özgürlük Hareketi’yle ilk tanışma

Bu yıllara kadar Ali heval, Kürt Özgürlük Hareketi’ni de hep dışarıdan takip etmiş, devrimci hareketteki bütün önyargılara ve antipropagandalara rağmen destek olmuş, uzak duranları da eleştirmiştir. Tanışması ise, 1977 yılında, ülkede olur. Anlatıyor:

“70’lerin ortasında sürekli kulağıma bir şeyler geliyordu: Bir örgüt çıkmış, milliyetçi Kürt örgütü. Despot, MİT’çi, bilmem ne... Kendi kendime araştırdım. O zamanlar daha çok Ulusal Kurtuluş Ordusu adıyla biliniyordu, Apocular diyorlardı. 1976’da buradan ilk defa izne gittim, izinde de Dersim’e gittim. Orada da öyle bir söz dolaşıyordu. Ama o sene kimseyle tanışamadım. 77 yılıydı sanırım, PKK’lilerle memlekette ilk defa bir sürtüşme vesilesiyle tanıştık. O dönemdeki arkadaşlarla PKK’liler arasında bir sürtüşme olmuştu. Arkadaşlar şikayet etti filan. Ben dedim, ‘Yahu birkaç kişi değiller mi, niye çözemiyorsunuz? Haydi kalkın gidelim.’ Kalktık, gittik. PKK’lilere sordum, derdiniz nedir? Dediler, arkadaşlarına sor. Sonra bana sordular: Sen Kürt müsün? Dedim, tabii Kürt’üm, burası Kürdistan. Öyle deyince beni tuttular. Bizim arkadaşlar kabul etmiyordu ki, orası Kürdistan’dır.”


‘Bu saatten sonra geri adım yok’

Ali heval, 1985 yılına kadar PKK’lilerle tanışıklığını, desteğini sürdürse de, sürekli de tartışır. İdeolojik olarak kendisini PKK’nin dışında görmektedir. “Bazı şeyler bize uymuyordu. Herkes kendi adına bir devrim projesi yaratıyordu. Biz de o havanın içindeydik” diye anlatıyor. Bir süre sonra ise, kendi deyimiyle, PKK’nin mücadeleci, kararlı ve halkının yanında olduğunu net olarak anlamaya başlar. 1988’den itibaren, artık bir yurtseverdir. Çalışmalara elinden geldiğince destek verir. Çalışmalara aktif,  tam katılımı ise ancak 2006’dan sonra olur.

Şu günlerde Ali heval, Berlin Demokratik Kürt Toplum Merkezi’nin (DKTM) aktif çalışanlarından biri. Dış İlişkiler Komisyonu üyesi, özellikle Alman kurumlarıyla ve Halkların Demokratik Kongresi-Avrupa (HDK-A) bileşenleriyle ilişkileri sürdürüyor. Kararlı. Sözlerini şöyle noktalıyor: “Bu saatten sonra bu halk geri adım atmaz. Kürtleri ve bütün değerleri yok etmeye çalışıyorlar ama altında kalacaklar. Halk onları tarihin bataklığına, çöplüğüne atacak.”


Sakine heval öyle yiğit bir arkadaştı


Berlin Demokratik Kürt Toplum Merkezi’ne (DKTM) emeği geçmiş isimlerden biri de, 2013 yılının Ocak ayında Paris’te katledilen PKK kurucusu Sakine Cansız. Kentte çalışmalara katılan hemen herkesin onunla ilgili bir anısı vardır. Ali heval de bu anıları, gözleri dolarak anlattı.

“En çok belleğimde kalan hatırayı anlatayım. 2011’de açlık grevleriyle ilgili eylem yaptık ama çok az kişiydik. Kıştı, soğuktu. Sakine yoldaş da bizi ziyarete geldi. Tabii hemen yanına gittim, ‘Hoşgeldin Sakine heval, otur, hemen sana bir kahve getireyim’ dedim. Sinirliydi, çıkıştı: ‘Ne kahvesi Heval Ali, ben bir şey içmiyorum. Siz koskoca Berlin’de 15 kişi misiniz?’ Durumumuza tepki gösterdi. Çalışmaların öyle olmasını kabul edemiyordu. Kahvemizi de içmedi vallahi. Ondan bir buçuk ay sonra da şehit düştü.’

“Daha önceki başka bir gün, Sakine hevalin bir yere gitmesi lazımdı, ben götürecektim. Bir eylem vardı yine Berlin’de. Bize, ‘Siz gelmeyin, işinizden kalmayın, ben giderim’ dedi. Biz de ısrar ettik tabii: Görevliyiz, arabanın kapısını kapatana kadar seninle geleceğiz! Israr etti ama kabul etmedik. Nasıl ki arabanın kapısını kapattık, hemen dedi, ‘Haydi çabuk gidin, bana bir şey olmaz, siz işinize bakın.’ Öyle yiğit bir arkadaştı Sakine heval. Dersim’in yiğit evladıydı işte. Çok büyük bir kayıp ama işte düşman durmuyor, mücadele de durmuyor.”



OSMAN OÐUZ