57 yıldır Avrupa Birliği (AB) kapısında bekleyen Türkiye’nin Nisan 1987’deki tam üyelik başvurusu ancak 18 sene sonra kabul edildi ve tam üyelik müzakereleri 11 yıldır sürüyor. AB ile bütünleşmenin ilk aşaması olarak Türkiye Gümrük Birliği’ne alındı. Birliğe katılabilmek için Kopenhag Kriterleri şartlarının yerine getirilmesi gerekiyor. Bu şartların en başlıcaları ise demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı gösterilmesi ve korunması olarak öne çıkıyor. 2011 yılında süreçle ilgili çalışmaları yürütmek için Avrupa Birliği Bakanlığı kuran Türkiye, bazı yıllar birliğe girmek için çabalarken, bazı yıllarsa yerinde saymakla kalmıyor, bir de geriliyor. Türkiye ile aynı gün müzakerelere başlayan Hırvatistan 6 yılda birliğe girmeyi başarırken Türkiye ile müzakerelerin ne zaman tamamlanacağının henüz kesin bir yanıtı yok. 

Geçtiğimiz günlerde Brüksel’de yapılan AB toplantısından bir gün önce Alman Bild am Sonntag Gazetesi’ne konuşan Avrupa Parlementosu (AP) Başkanı Martin Schulz, “Türkiye’nin durumu bu şekilde giderse ekonomik yaptırım uygularız. Türkiye idam kararını yeniden uygulamaya koyarsa kırmızı çizgimizi aşmış olur ve AB ile müzakere süreci bitmiş olur“ deyince Türk cumhurbaşkanı yine küplere bindi. Önce “elinden geleni ardına koymasın” diyen Erdoğan’ı bu söylemi kesmemiş olmalı ki Kasımpaşalı kimliğini devreye koyarak AP Başkanı Schulz’a “sen kimsin ya?“ diye kükredi. Sorusuna bir cevap alamayan Erdoğan iyice çileden çıkınca; “şu terbiyesize bak! ‘Yaptırım uygularız’ diyor, senin her yanın yaptırım olsa ne yazar?” dedi. 

İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı alması sonrasında literatürümüze giren “Brexit” kelimesini Erdoğan’ın bu uslûpsuz söyleminden hemen sonra yandaş medya “Trexit” olarak kullanmaya başladı. Akıllarınca “adaylıktan çekiliriz” diye tehdit ediyorlar. Erdoğan ve yandaşlarının bu tutumu bana eski Yeşilçam filmlerindeki “siz beni kovamazsınız, kendim istifa ediyorum“ repliğini hatırlattı. Uzun bir zaman önce çıraklık dönemini geride bırakan Türk cumhurbaşkanının blöf yapmakta ne kadar usta olduğu biliniyor. Zaten ne zaman içte ve dışta köşeye sıkışsa böyle çıkışlar yaparak “yüzde elli”nin takdirini topluyor.

Ben Türk olsaydım eğer, böyle bir cumhurbaşkanım olduğu için büyük bir utanç duyardım. Bir kere cumhurbaşkanı sıfatıyla bu tarzda açıklamalar yapıyorsa ağzından çıkanı kulağının duyması gerekir, çünkü kendisi Türk devletini ve halkını temsil ediyor. Yok ama bunları cumhurbaşkanı olarak değil de sıradan bir vatandaş olarak söylüyorsa kendisine de “asıl sen kimsin?” diye sorulması ihtimalini göz önünde bulundurmalıdır. Sonuçta onca okul okumuş karşı taraftakilere “çobanlığın felsefesi”ni anlatarak işin içinden çıkamaz. Bu söylemlerle kendi yüzde ellisini coşturabilir, fakat başkaları kendisini kaale almaz.  

Alman Dışişleri Bakanı Frank Walter Steinmeier toplantı sonrası soluğu Türkiye’de aldı. Türkiye üzeri Avrupa ülkelerine mülteci olarak gelen insanların iki gözde ülkesi var; Almanya ve İngiltere. Ölümü göze alarak deniz yoluyla kendisini Avrupa’ya atmak isteyenler ilk durakları İspanya, İtalya ve Yunanistan olsa bile ne yapıp edip Fransa, Almanya veya İngiltere’ye gelmeye çalışıyorlar. Almanya son dönem kabul etmek zorunda kaldığı mülteciler yüzünden halkın büyük tepkisi ve öfkesiyle karşılaşırken Türkiye ile bir takım anlaşmalar yapmak zorunda kaldı. Alman devletinin Türklere sattığı silahları da unutmamak gerekiyor. Bu gün Kürdistan’da yürütülen kirli savaşta Türk devletinin kullandığı bütün silahlar Alman patentli. Türkiye’nin bütün sınırları dikenli Alman telleriyle çevrili ve bu sınırları Alman Leopar Tankları koruyor. Birçok sivil insanı ezen, arkasında gerilla cenazeleri sürüklenen o zırhlı araçların çoğu da Alman yapımı. 

Son süreçte neredeyse her gün Almanya’nın onlarca kentinde Kürtler hep ayakta olduğu halde, protestocuların kendilerine sundukları dosyaları alan Alman yetkililer “Türkiye’de olanlardan endişe duyduklarını” söyleyip işlerine bakmaya devam ediyorlar.

Biz Kürtler artık kimsenin oturduğu yerden endişe duymasını, süreci kaygıyla izlemesini istemiyoruz. Samimilerse eğer ve gerçekten endişelilerse Türkiye’ye silah satımını bir an önce durdurmaları gerekiyor. Aylardır sokağa çıkma yasağının olduğu Şırnak’ta yasak kalkınca gördük ki kentte sokak kalmamış. Türk devleti Şırnak’ı Alman tanklarıyla yerle bir etti, yüzlerce sivil insan Alman silahlarıyla öldürüldü. Alman devleti süreci kaygıyla izlediğini söyleyerek kendini kurtaramaz. Onların da en az Erdoğan ve Türk devleti kadar suçlu olduğu kesindir. 

AB ülkeleri de gelip gelmeyeceği belli bile olmayan bir idam cezası için yaygara koparacaklarına Kürdistan’da katledilen binlerce sivilin hesabını sorsunlar o kadar samimilerse. Ayrıca Türkiye’yi ele geçiren Erdoğan ve tayfası idam cezasını geri getirecek olsa da AB ülkelerinin bir şey yapmayacağını önceki pratiklerinden biliyoruz. Boş sözlere değil, gerçek yaptırımlara ihtiyaç var.

İdamın gelmesini elbette onaylamıyoruz, ama ipin kimin boynuna dolanacağını da kimse kestiremez. Ne de olsa hayat sürprizlerle dolu. “Kendi kazdığı kuyuya düşmek” diye bir Türk  deyimi de var. Türkiye açısından gözardı edilmese iyidir.