1914, yani I. Dünya Savaşı’nın başlangıcından itibaren, gerçeklik sarsıcı bir boyuta gelmiştir. Önceleri görünmez olan veya sadece kulaktan duyulan bilgiler, görsellikle beraber yerini şok etkisi yaratan görüntülere bırakmıştır. Ölü bedenler savaşın taraflarından olmayanların da gündelik yaşamına dahil olmuştur. Görselliğin ve savaş belgelerinin asıl yakıcılığı ise II. Dünya Savaşı’nda hissedilmiştir. I. Dünya Savaşı’na oranla daha sert bir savaş olan ve kaynakların, silahların daha güçlü olduğu II. Dünya Savaşı’nda sayısız savaş ve dolayısıyla insanlık suçu işlenmiştir. Örneğin Amerikalılar, Vietnam Savaşı’nı canlı canlı izlemek zorunda kalmıştır. Aynı şekilde II. Dünya Savaşı’nın provası olan İspanya İç Savaşı’nın belgeleri de günbegün kamuoyuyla paylaşmıştır. 


Savaş oturma odamızda...

Görsel mecralarda ön plana çıkan kaynaklardan ilk olarak televizyonlardaki haber bültenlerini ele alalım. Televizyondan izlediğimiz haberler, çatışma ve/veya savaş görüntüleri, evimizin salonunda izlediğimiz, hatta yemek yerken dahi gördüğümüz programlardır ve bize bir gerçeklik aktarmaktadır. Ancak bilgi ve belge bombardımanına tutulduğumuz bu haber programlarına karşı bir müddet sonra hissizleşme başlar. Artık çok olağandır: Dünya tarihi savaşlarla doludur ve bundan sonra da savaşlar devam edecektir. 


Fotoğraf ve ‘özdeşlik’

Peki bizi haber bültenlerinde yayınlanan videolardan daha çok etkileyen fotoğrafların farkı nedir? Fotoğraf birçok görüntünün içinden seçilen en vurucu, en etkileyici ve en donuk andır. Fotoğraf o ana aittir ve bir fotoğrafa bakarken onunla özdeşlik kurmamanız mümkün değildir. Bu karşı tarafta konumlanan, “düşman” dediğiniz birinin fotoğrafı olsa dahi bir özdeşlik kurarsınız. Hatta bazen ötekiyi anlamaya bile çalışırsınız. Bu nedenle fotoğraf, çok insana dair ve çok bizdir. Fotoğrafçının görevi en etkileyici anı yakalamaktır. Haberci de bu görsel sayesinde haberine inandırıcılık değeri katar ve insanların güvenini kazanır. Artık o, güvenilir bir kaynaktır. Fotoğrafçının savaşta en dramatik, en etkileyici anı çekmesinin bir diğer nedeni ise savaş alanında olduğu için kendini savaşın romantizmine bırakmış olmasıdır. Tüm bunlar bağlamında savaş görselleri, bir kitleyi harekete geçirmek için de kullanılabilir. 


Acı görsel bir şölene dönüşüyor!

Savaşan bir kimsenin cansız bedeni veya daha kötüsü işkenceye uğramış bedeni, kimi insanların hareket etmesi, buna karşı tepki göstermesi için bir güç olabilir; ancak burada 

 devreye şu girer: Çok fazla görüntüye maruz kalındığı için acıya duyarsızlaşma. Savaş bölgesinden gelen bu fotoğraflar ilk anda şok etkisi yaratırken sonrasında alıştırıcı bir etkiye sahip. Başta toplumsal bilincimizi tetiklese de sonraları acı eşiğimizi düşürmeye ve bizi acıya karşı hissizleştirmeye başlıyor. Dolayısıyla bir eşikten sonra savaş görüntülerinden eskisi gibi etkilenmemekle birlikte acıya karşı da duyarsız hale geliniyor ve hatta acı, görsel bir şölene dönüşüyor. 


Fotoğrafın ‘kariyeri’

Savaş fotoğrafları söz konusu olduğunda fotoğrafın anlamını belirleyen şey, fotoğrafçının niyeti değildir. Fotoğrafın da bir geleceği vardır ve savaş fotoğrafları bir müddet sonra kendi kariyerini kurar. Fotoğrafı çekenin niyetinden bağımsız, bu görüntüler o fotoğrafları aracı olarak kuran ve kendi savaşına psikolojik bir destek olarak gören ötekinin işine yaramaya başlar. Öteki -veya bizim bağlamımızda düşman- bu fotoğrafları kendi kaynağı olarak görür ve dolaşıma sokar. Artık isteği, özellikle o fotoğrafın yıkıcı etkisini yaşayacak, o fotoğrafa saatlerce bakacak insanlara ulaşmak ve onları yılgınlığa sürüklemektir. O donuk an, acıyı estetize etmeden, direkt etkilenen ve çoğu zaman o fotoğrafın etkisinden çıkamayan kesimin zihninde döner durur. 


Suruç ile Ankara arası

Videoların çarpıcı etkisi, başta da belirttiğim gibi, ilk olarak Vietnam Savaşı’yla yakıcılığını hissettirmiştir; fakat sonrasında etkisi hızla artmıştır. Kendi deneyimlerimizden yola çıkacak olursak, 10 Ekim Ankara Katliamı’nın meydana geldiği gün televizyonları açtığımızda dönen tek bir görüntü vardı: “Bu meydan kanlı meydan” diyerek halay çeken insanlar ve hemen sonrasında patlama sesi, görüntüsü... Bu görüntülerin yıkıcı etkisi, herkesi derinden etkiledi. Ancak Cumhuriyet tarihinin en kanlı katliamı olarak tarihe geçen bu patlamaya Suruç Katliamı’nda hissizleştirildiğimiz gerçeği gün gibi ortada. Suruç Katliamı’nda gayet olağan bir şekilde okunan basın açıklaması esnasında patlayan bomba ve sonrasında yayınlanan görüntüler hepimizi şoka soktu. İnanmadık, inanmak istemedik. İnanmak istemedikçe daha fazlasını izledik. Sonrasında kayıplar açıklanmaya başlandı ve bazılarımız için görsel yolculuk sona erdi, acı başladı. Bazılarımız ise buna karşı bir şey yapamamanın etkisiyle kendini suçladı ve kendi cezasını kendi verdi: Görüntüleri daha sık ve daha yoğun izlemeye başladı.


Hacı Lokman Birlik’in görüntüsü

Hepimiz için başka bir sınır olan Hacı Lokman Birlik’in cansız bedeninin askeri bir aracın arkasında sürüklenme görüntüleri ise daha farklıydı. Bu görüntüler, savaşı başlatmayan ve savaş istemeyenlerin tarafında olanlar için bir “eskiye dönüş”tü. 90’larda meydana gelen ve cansız bedene işkence yapma geleneği devam ediyordu. Bilinçaltlarımıza yönelen devlet, “ben geldim” diyordu: “90’lardaki halimle geldim, işkencecilerimle geldim.” Savaşın diğer tarafında olan ve düşman olarak kodlananın cansız bedenini sürüklemek, devlete göre onun kazanımıydı, kendini gösterme biçimiydi. Artık biliyoruz ve daha iyi anlıyoruz ki kötülük, olumsuz karakterlere atfedilen ve savaş emrini veren bir kişiyle sınırlı değil. Kötülük, günahkarlar ve büyük hainlerin tekelinde değil; belirli bir güdülenimi olmayan ve bu nedenle sınırsız kötülüğe muktedir olabilen herkesin tekelindedir. Kötülük artık normaldir ve sıradandır. Hacı Lokman Birlik’in cansız bedenini sürüklemek, yapan için sıradan, normal bir davranıştır.


Cansız, çıplak kadın bedenleri

Peki savaş görsellerinde neden cansız, çıplak ve özellikle kadın bedenleri vardır? Cansız bir beden savunmasızdır; cansız ve çıplak bir beden hem savunmasız hem de tahrik edicidir; cansız, çıplak bir kadın bedeni ise karşı tarafın erkini kurabileceği tüm alanlarda var olması demektir. 

Iris Marion Young, cinsiyetçiliği, ırkçılığı ve diğer tüm ötekileştirmeleri Julia Kristeva’nın “dışa atma, dışlama” (abjection) kavramından yola çıkarak açıklıyor. Kristeva’ya göre abject, kişinin dışladığı bedensel özellikleri temsil ediyor. Bu bedensel özellikler, vücudun ürettiği her türlü madde, sıvı ve cansızlık olabilir. Abject, bedene ait olanlar ve dışarıya atılanların hassas bir ayrışma sınırı. Bu hassasiyet, kişinin kendisine ait olup da dışladığı varlığıyla yüzleşmesine dair korku ve iğrenmeyi temsil ediyor. Dolayısıyla, cumhuriyetin ideal yurttaş tanımına uymayan ve ideal kadın tanımlarının dışında kalan Kürt kadını ve onun cansız bedeni de dışarı atılıyor. Ekin Wan’ın cansız bedeninin teşhiri, kendinden olmayan ve bir şekilde kendisinden “iğrenilenin” dışarı atılması motivasyonu... 


Neden çıplaklık?

Peki neden çıplaklık? Cinsiyet, yasa ve yasakla özdeşleştirilen ve bir kurgu olarak anatomik öğeleri, biyolojik işlevleri, davranış, duyum ve hazları bir araya toplayan bir kavram... Cinsiyet ve cinsellik, birbirinden bağımsız değildir. Dolayısıyla “düşman kadın bedeni” her türlü iktidarın tesis edilebileceği bir alan, o beden üzerinde kurulan tahakküm bizler için güçsüzlük göstergesi olduğu kadar düşman için de bir güç göstergesi... Yaşarken üzerinde tahakküm kuramadığı kadın, ölümünden sonra cansız bedeni üzerinde tahakküm kurulabilecek bir varlık. 

Erkeklik öfkesi ve kadının da güçlü olabileceğini kabul edememe hırsı, yeni veya Türk devletine özgü değil. Erkeğin tarihsel öfkesini, erkekliğin evrenselliğini Nazilerin tüm işkencelerine rağmen konuşmayı reddettiği için idam edilen ve daha sonra cansız bedeni günlerce darağacında asılı kalan Zoya Kosmodemyanskaya’dan; diktatörlüğün askerleri tarafından tecavüz edildikten sonra vahşi bir şekilde katledilen Mirabel kız kardeşlerden biliyoruz. Öfkenizin tarihselliğini biliyoruz ve güvendiğiniz erkek egemen sistemi tanıyoruz. Tanıklıklarımızı da biz biliyoruz ama. Sadece cansız bedenine zulüm edebileceğiniz kadınları biz biliyoruz, tanıyoruz. On yıllardır süren egemenliğinizi derinden sarstıklarına da daha çok tanık olacağız.