Kapitalizmin ikide bir keşfettiği özel günler ve bu günlerin kutlanması veya hediye alınıp-verilmesi zorunluluğu birçok yönüyle tartışıldı. Bu gün, bu konu Ramazan ayı dolayısıyla farklı bir yönden gündeme geldi.
Ramazan orucunun başlamasıyla birlikte, gazetelerin reklam sayfaları cazip iftar menüleriyle doldu. Dünyanın çeşitli ülke mutfaklarından tatlarla farklı kılınmaya çalışılan menülerde neler yok ki? Kuş sütünün dahi hazır bulunduğu menülerin, orucun temeli olan 'nefsi terbiye etme’ amacına ne kadar hizmet edebileceği tartışılır. Her akşam 20-30 çeşidi bulan menülerle iftar açanların, fakir-fukaranın çöpten topladığı ekmeklerle hayatta kalmaya çalışmasını anlayabilir mi, o da tartışılır.
Orta halli bir vatandaşın kısıtlı geliriyle, rüyasında dahi göremeyeceği yemeklerin sıralandığı bu ramazan menülerinin fiyatlarıysa” insanlarla dalga mı geçiliyor” dedirtecek denli uçuk. Türkiye’de asgari ücretin dörtte birine eşdeğer bir ücret karşılığı tüketiciye sunulan iftar menülerinin, açlık sınırında yaşayan dar gelirli vatandaşa, nasıl bir ruh hali yaşattığını tahmin etmek zor değil.
Ülkedeki varlıklı bir azınlığın, yoksul çoğunluk üzerindeki siyasi ve ekonomik tahakkümünün, sınıflar arası büyük çatışmaları ateşleyememiş olması, egemenlerin yıllara yayılan bilinçli politikası sonucudur. Aslında gelir dağılımındaki uçurumların, ülkedeki devrimci durumun yükselmesine hizmet edeceği beklenir. Bu beklenti sosyalist bir beklentidir. Aynı şekilde, halkların binyıllardan süzülüp gelen tecrübeleriyle söze dökülen “biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar” özlü sözü de, bu beklentinin farklı bir şekildeki ifadesidir. Buna rağmen Türkiye’de yoksulluk ve eşitsizliğe karşı kitlesel bir halk hareketinin henüz oluşmaması nedensiz değildir.
Uzun zamandır, görsel medya programlarıyla insanlar ekran başına kilitlenerek, sunulan programlara bağımlılık yaratılıyor. Devletin resmi yayın politikası haline gelen yayınlarla, toplumun maddi açıdan “kaymak tabakası” sayılan zenginlerin yaşamı, bütün albenisiyle gözler önüne seriliyor ve bir anlamda toplumun gözü bu şatafata alıştırılıyor.
Kimin hangi lüks restoranda yemek yediği, kimlerin bilmem kaç yıldızlı otellerde tatil yaptığı en gözde oyuncu ve mankenlerin hangi kıyafetleri giydiği ve hangi moda akımını uygulamaya koyduğu gibi konular aynı zamanda ülkenin gerçek gündemini maskeleme amaçlı da kullanılıyor.
'Bir eli yağda, bir eli balda’ varlıklı kesimlerin çılgınlık derecesine varan tüketim alışkanlıkları, sanki toplum geneline yayılan bir yaşam biçimiymiş gibi sunuluyor. Halkların gerçek hayatında karşılığı olmayan bu marjinal hayatlar bir tarafta, ülkede her gün evine ekmek götürme derdiyle savaşan ezilen çoğunluk bir tarafta.
Bir tarafta, metropollerin elit alışveriş merkezlerinde varlıklıların, elleri yaldızlı alışveriş paketleriyle dolu kameralara gülümseyen görüntüleri. Diğer tarafta ise açlıktan mecali kalmamış çocukların-insanların, üstlerine üşüşen sinekleri kovmaya gücü yetmeyen ellerinin yanlarına düşmüş görüntüleri.
Bir tarafta, yeni piyasaya sürülen her ürüne bir an önce sahip olmak için birbirini ezen tüketim canavarları, diğer tarafta açlık canavarının tükettiği binlerce genç yaşam. Zira; Afrika’da her gün 240 insan açlıktan ölüyor. Somali, Etiyopya ve Kenya başta olmak üzere Afrika ülkelerinde açlık sınırı çoktan aşılmış durumda. İnsanlar açlığın sebep olduğu ölümlerle cebelleşiyor.
Şimdi de her gün iktidarın Somali’ye göndermek üzere toplamaya başladığı yardımlar, büyük sütunlarla gazetelere manşet oluyor. Bu yardımların 'Deniz Feneri’ kampanyası benzeri bir akıbete uğrayabileceği şüphesi bir yana, yardımların gerçekten de muhtaç Somali yoksullarına ulaştığını varsayalım. Sadece Ramazan için hazırlanan bir aylık yardım paketlerinin, aç insanların ölümünü, belki bir ay kadar ertelemekten başka bir işe yaramayacağı belli.
Peki yıllardır Etiyopya, Somali ve Kenya gibi ülkelerde halklara kan kusturan yönetimlerin temsilcilerini devlet katında ağırlayanlar, hangi yardımseverlerdi? Afrika’daki dikta rejimlerini açıktan desteklerken, bu rejimlerin ölüme mahkum ettiği halklara yardım toplama bahanesiyle, yoksullara şirin görünmeye çalışan zihniyet samimi olabilir mi?
Dönemsel yardımlarla, milyonlara varan aç insanların hayatlarının kurtulamayacağı açık. Gezegenimizin nimetlerinden, her dünya vatandaşının eşit ve adil bir şekilde yararlanabilmesi, doğuştan var olan insani bir haktır. Bu hakkı özgürce kullanabilmenin tek yolunun; özgür bir dünya idealiyle emperyalizme karşı sınıf mücadelesini yükseltmekten geçtiği unutulmamalıdır.