
OSMAN OÐUZ / HABER MERKEZİ
Halen çok bahsedilmiyor adlarından ama yüz binlerce Ermeni’nin katledildiği o tarihsel kesitte soyu kırılan halklardan biri de Süryanilerdi. Birçok şehir, ilçe ve köyün çoğu onlardı; ekonomik ve sosyal hayatta, kentsel dokuda silinmez izler bırakmışlardı. Kürdistan’ın yerleşik ve kadim halklarından biriydiler ve isimleriyle birlikte silinmek istendiler.
Süryaniler, o soykırımı ‘Seyfo’ diye anıyor. Soykırımdan geçirilmiş bütün halklar gibi de yüz yıl da geçse izini taşıyorlar üstlerinde. Yüzleşmeye dair devlet katından tek bir adım atılmış değil; aksine inkâr, soykırımın bir devamı olarak Süryaniler için de sürdürülüyor. Tek ciddi çaba ise Kürt Özgürlük Hareketi’nden geldi. Bu çabaların zirve noktası, meclise Mardin’den bir Süryani milletvekilinin girmesi oldu.
Tuma Çelik, Türkiye’nin Süryanice yayın yapan ilk ve tek gazetesi olan Sabro’nun genel yayın yönetmeni. Ayrıca Avrupa Süryaniler Birliği’nin Türkiye temsilcisi ve Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Genel Meclisi üyesi.
Tuma Çelik’le kişisel hikâyesini, Süryanileri, soykırım yarasını ve güncel yaklaşımı detaylıca konuştuk.
Her şeyden önce, nerede, ne zaman doğdunuz, nerede yaşadınız?
1969 yılında Midyat’ta doğdum. 9 yaşında kadar Midyat’taydım, sonra İstanbul’a taşındık. Bütün gençliğim de İstanbul’da geçti. Daha sonra sürgün hayatı: 1985’in sonunda yurtdışına geldim. 25 yıl yurtdışındaydım; 2010’da geri döndüm ve Midyat’a yerleştim.
Doğdunuz köy bir Süryani köyü müydü?
Evet, Midyat’ın bir Süryani köyü. Süryanice adı Anhil, Türkçe’de Yemişli Köy diyorlar.
Köyde Süryanice mi konuşurdunuz?
Tabii ki. Köyümüzde o dönemde 400’e yakın aile yaşıyordu, bunun 370-380’i Süryani’ydi, geriye kalan 20-30 aile de Kürt. Köyün kamuya açık alanlarında Kürtler de dahil herkes Süryanice konuşurdu. Ama evine gittiğinde herkes kendi dilini konuşurdu. Böyle bir yaşam ortamı vardı.
Köyden neden ayrıldınız? Tüm Süryanilerin göç ettiği bir dönem mi yaşandı?
Hayır, o dönemin ekonomik koşullarına bağlı olarak köylerden şehirlere, metropollere doğru bir göç vardı. Bizim ailenin gerçi ekonomik olarak bir sıkıntısı yoktu ama abim ve ailesi İstanbul’da yaşıyordu, babam ve annem ile birlikte ben köyde. Belki daha iyi bir ortam kazanırız diye İstanbul’a götürdüler. Abimin yanında yaşadım.
Süryaniler o dönemde kültürlerini yaşayabiliyor muydu?
Süryanilerin yaşadığı genel anlamda bir travma var. 1915 kaynaklı bir soykırım travması. Bunun yarattığı bir korku duvarı da var. O duvarların içinde yaşıyorduk, kendimizi aslında hapsetmiştik. Kendi içimizdeki yaşam biçimimiz, ilişkilerimiz, dünyaya bakış açımız ile birlikte yaşadığımız diğer halklar ya da egemen yapı ile birlikte yaşam şeklimiz, birbirinden farklıydı.
Nasıl yani? Bunu biraz daha açar mısınız?
Mesela Süryaniler, kendi içlerinde oldukları zaman düşündüklerini anlatırlardı ama bir Kürt’le konuşmazlardı. Ya da Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik yaklaşımını bir Süryani kimseye söylemezdi.
Çok basit bir örnek vereyim: Mesela -biz Seyfo deriz- o soykırımı hepimiz biliriz. Evlerimizde her şey tartışılıyordu. 1915’te Süryanilerin soykırımdan geçirildiğini, bunun Osmanlı’nın ‘cihat fermanı’ dediğimiz bir kararıyla yapıldığını, içinde Kürt komşularımızın da yer aldığını, soykırımda nasıl katledildiğimizi... Hepsi kendi içimizde anlatılıyordu. Ama evden dışarı çıktığımızda; bir Türkle, bir Kürtle, egemen yapıdan biriyle oturduğumuzda bunları konuşmazdık.
Ben çocuk aklımla bunları yavaş yavaş anlamaya başladım köyde. Ama İstanbul’a gittiğimizde bu farklı bir hale geldi.
Nasıl oldu? Daha da mı sertleşti?
Aslında tamamen kendimizi inkar etme durumuyla karşılaştık. Orada etrafımızda farklı bir yapı vardı çünkü. Mesela köydeyken çok iyi Süryanice konuşmama, başka hiçbir dil bilmememe rağmen İstanbul’da Süryanice’yi unuttum. Türkçe’yi çok iyi öğrendim, çok iyi konuşmaya başladım ama diğer taraftan kendi dilimi unuttum.
O dönemden aklınıza gelen, Türklerin ya da Türk devletinin size yönelik ayrımcılığını anlatan bir hatıra var mı?
Hiç aklımdan çıkmayan iki tane hatıra var. Biri, vapurdaydı. Kadıköy’den Karaköy’e giden şehir hatları vapurunda oturuyorduk. Yanımda arkadaşım ve annem babam vardı. Annem babamla Süryanice konuşuyorduk, Türkçe’yi hiç bilmiyorlardı zaten. Hiçbir zaman Türkçe’ye ihtiyaçları da olmadı. Dolayısıyla onlarla Süryanice konuşmak bir zorunluluktu. Vapurda tanımadığım birisi, “Niye yabancı dil konuşuyorsun, Türkçe konuşmuyorsun” diye çıkıştı bana. Dedim ki, bir, sen kimsin; iki, sanane; üç, annem babam Türkçe bilmiyor. Ondan sonra tartışma başladı. O dönemde ben yeni yeni Süryani kimliğinin ne olduğunu öğrenmeye başlamıştım ve bu tartışma hiç aklımdan çıkmadı. Halen de çıkmıyor.
Diğer bir olay da okuldayken... Adım Tuma. T, U, M, A. Bunu söylemek, Süryanilerin dışındaki insanlar için zor.
Araya gireyim: Ne anlama geliyor Tuma?
Süryanice’de ‘ikiz’ anlamına geliyor. Bunu söylemenin zor gelmesini de anlayabiliyorum. Okuldayken sürekli bana ‘Tuna’ diyorlardı. Önce anlatmaya çalıştım ama sonra baktım ki ne kadar anlatsam bir şey ifade etmiyor. Ne kadar anlatsan öyle diyorlar çünkü. Vazgeçtim, artık ismim Tuna olmaya başladı. Ama Süryani kimliğimi öğrenmeye başladıktan sonra bu sefer bu da bana rahatsızlık vermeye başladı. Artık daha sert tartışmaya başladım. Bana Tuna diyenlere hemen tepkisel bir yaklaşım gösteriyordum.
Peki Kürtlerin size yaklaşımının nasıl olduğunu hatırlıyor musunuz? Mesela çocukluğunuzdan...
Söyledim ya, köyde çok az Kürt aile vardı. Onlardan da herhangi bir ayrımcılık görmedik.
Mesela ibadetlerinizi rahatlıkla, özgürce yapabiliyor muydunuz?
Tabii, onda bir sıkıntımız yoktu. Biz kendi insanlarımızın yaşadığı alanlarda sıkıntı yaşamadık. Aslında ortam siyasallaştıkça biz daha çok sorun yaşamaya başladık. Bir de dediğim gibi, Süryaniler bazen de kendilerini soykırım sonrası yarattıkları duvarın içine hapsediyorlar.
Bununla tam olarak nasıl bir şeyi kast ediyorsunuz? Nasıl bir şey o ‘duvar’?
Bu konuda da hiç unutamadığım bir hatıram var. Çocuktum, kavga ettik. Haliyle bütün çocuklar kavga eder. Sınıfımızda 56 kişiydik, yalnızca bir tane Kürt arkadaş vardı, geriye kalanlar bizdik. Okulun tamamında da ya 5, ya 10 Kürt vardı. Bir gün o Müslüman arkadaşla tartıştık, kavga ettik. Neden dolayıydı hatırlamıyorum ama belki de bir ters bakış yüzündendi, silgi kavgası bile olabilir, çocuk kavgası diyelim.
Babam kavga ettiğimi duydu, eve gider gitmez bir tokat yedim ben. Niçin kavga ettiğimi hiç sormadan, “Bir Kürt’le niye kavga ediyorsun” diyerek tokat attı bana. Anlam veremedim. Babam çünkü, her şeyden önce sorar: Niye kavga ettin, ne oldu? Kiminle kavga ettiğimi sormazdı pek, kavganın sebebini sorardı. Ama bu kez nedenini sormadı hiç: Niye Kürt’le kavga ettin?
Daha sonra bunu anlamaya başladım. İşte o bahsettiğim duvarlardı. Ne olursa olsun kendi dışımızdaki insanlarla tartışmaya girmememiz gerekiyor, diyoruz biz. Süryanilerin halen de yaklaşımı böyle.
Mesela Midyat’ta, köyde ya da şehirde yaşayan Süryaniler halen var. Bu son dönemde ciddi bir ilgi de var Süryanilere yönelik, çok araştırmacı geliyor, kimi doktora öğrencisi, kimi gazeteci. Sorular soruyorlar. Verilen cevapların çoğunun gerçekleri yansıtmadığını çok rahat görebiliyorum.
Mesela hangi konularda doğruyu söylemiyorlar?
Mesela Süryanilerin Seyfo’yla ilgili genel bir görüşü ve bir de hafızası vardır, bilgisi vardır. Bunu biz birbirimize aktardığımız için ne olduğunu hemen hemen biliyoruz. Ama başkasına aktarıldığında farklı aktarılıyor. “1915 olmadı” bile denilebiliyor.
Böyle cevapların birinde tepkimi koydum. İstanbul’dan bir yüksek lisans öğrencisi gelmişti, kimseyi tanımıyordu, benden yardım istedi. Birkaç yere beraber gittik. Gittiğimiz yerlerden birinde Süryani bir amcanın söylediklerinin doğru olmadığını gördüm. Önce Türkçe sordum: Sen böyle mi düşünüyorsun? Dedi, “Kamerayı kapat.”
Bu durum aslında söylemeye çalıştığımı ortaya koyuyor.
Dersim’de de aynı şey var aslında…
Evet, soykırım travması olan her yerde var bu. İnsanlar düşündüklerini ortaya koyamıyor. Süryaniler de bu duvarların dışına çıkmamaya çalışıyorlar. Avrupa’da bile devam ediyor bu ve Süryanilerin Kürtlerle, Türklerle, Araplarla ilişkilerinde ortaya çıkıyor. Bu yüzden de birlikte yaşadığımız halklar bizi tanımıyor.
Peki, buraya tekrar gelelim ama başka bir şeyi merak ediyorum: Doğduğunuz köy bugün ne durumda?
Süryanilerin hemen hemen hepsi göç etti, çünkü faili meçhuller, ciddi saldırılar yaşandı. Bizim köyden 9 kişi öldürüldü. O saldırılar sonunda köy boşaldı. Şu anda sadece 7-8 Süryani aile kaldı, onlar da yaşlı. Köydeki Müslümanların da bir kısmı göç etti ama çevre Müslüman köylerden aileler bizim köye geldi. Şu anda köyde seksen civarında aile var: Bir kısmı yurtdışından geri dönen Süryaniler, geri kalanı Müslümanlar. Zaten Midyat’ta da toplam 120 Süryani aile var.
Köye ya da Midyat’a geri dönme düşüncesi yok mu Süryanilerin?
2000’lerin başında Avrupa’dan ciddi bir dönüş düşüncesi ortaya çıktı. Süryaniler, kendi ülkelerine, köylerine geri dönmek istediler ve bunun adımları da atıldı. Onlarca aile geri döndü ve yaşamını kurdu. Yüzlerce aile de geri dönüşün şartlarını oluşturmaya çalıştı. Mesela gidip yeni evler inşa ettiler, arazilerini ekmeye başladılar. Fakat 2008’de devletin belki direkt Süryanilere yönelik değil ama dolaylı bir saldırısı oldu. Süryaniler için önemli bir mekan olan Mor Gabriel Manastırı’nın mallarına el koymak istediler. Süryaniler bunu bir saldırı olarak algıladı ki, bana göre de bir saldırıydı. Bu, geri dönüş umudunu kırdı. Evlerini inşa edenler bile artık “Acaba gidelim mi” diye düşünmeye başladı. Kimi tamamen vazgeçti, kimi de artık yılın yedi sekiz ayını ülkede geçiriyor ama Avrupa’yla da bağını koparmıyor.
Bizim köyde de yüze yakın aile evlerini yeniden inşa etti. Her yıl dört ya da beşinci aydan onuncu aya kadar köyümüzde Süryani nüfusu artıyor. Midyat’ta da normalde yerleşik 120 aile ama yaz dönemlerinde 300-400 aileye kadar çıkıyor. Bu, bütün Turabdin için geçerli.
Tabii bu da son iki yılda biraz daha düştü. Özellikle 22 Temmuz’da başlayan çatışmalı süreç, Süryanilerin de biraz daha temkinli davranmasına neden oldu.
Başka bir nokta: Ben de Amed’de öğrencilik ederken Mardin’e sıklıkla gidip geliyorduk. Şu çok dikkatimizi çekerdi: Süryani kimliği artık turistik, ticari bir hale gelmişti. Hatta merkezde yaşayan bazı Süryaniler de bunu kabul etmişti ve kâr elde etmeye çalışıyordu. Aslında evet, Süryani kimliği görünürleşiyordu ama sanki hakikatiyle, doğru bir düzlemde görünürleşmiyordu. Siz bunu nasıl görüyorsunuz?
Bu söylediğinizi olduğu gibi kabul ediyorum. Hatta buna tepki de göstermeye başlamıştım. Turabdin’de nereye gitseniz herkes Süryani şarabından bahseder ama onun bile ne olduğunu aslında bilmezler.
Nedir gerçekte?
(Gülerek) Süryani şarabı, Süryanilerin yaptığı şaraptır, başka da bir özelliği yoktur. Orada benim sahip olduğum bağın yanında bir Kürt’ün de bağı var ve orada yapılan şarapla bizim bağdan yapılan şarap arasında hiçbir fark yok; sadece yapanın kimliği farklı. Ya da bölgede Süryanilerin dışında şarap yapan kimse olmadığı için böyle denmiş belki de.
Dediğiniz gibi Süryanilik, ticari, turistik bir hale geldiği için böyle şeyler popüler oluyor. İşte Süryani şarabı, Süryani kahvesi, Süryani gümüşü… Ama bu hale gelmesinin nedeni de sadece Süryaniler değil, onu da söyleyeyim.
Neden rahatsız edici bu algının oluşması?
Çünkü Süryaniler ticari bir meta değil. Ne şarap ne de başka bir şey, sırf bir etnik kimliğin adıyla satılmamalı. Kiliseler konusunda da aynı yaklaşım gösteriliyor. Süryaniler aslında müzelik bir vazo haline getirilmeye çalışıldı, son dönemde. Oysa bizim sorunlarımız var. Mesela bizim komşularımızla kurmaya çalıştığımız ortak yaşamla ilgili sorunlarımız var. Bunlar tartışılsın, konuşulsun. Geleceğimizi nasıl kuracağımızı konuşmak istiyoruz. Biz bu şekilde tanınmak istiyoruz. Yoksa şarabımızla, kahvemizle, şunumuzla, bunumuzla tanınmak istemiyoruz açıkçası. Bu bizi rahatsız ediyor. Ama dünya, gittikçe meta eksenli hale geliyor ve hakim yapılar bunu bilinçli olarak yapıyor.
Ben Türkiye Cumhuriyeti egemenlerinin Süryanilere bu kadar düşkün olduğunu düşünmüyorum. Ama son dönemde bir sürü dizi çevrildi, Süryanilerin yaşadığı alanlarda. Bunların Midyat’ta ya da Mardin’de yapılmasının sırf ekonomik nedenlerle açıklanabileceğini ben düşünmüyorum. Burada mesajlar verilmeye çalışılıyor ama bu mesajların da doğru mesajlar olmadığını düşünüyorum.
Süryaniler, o dizilerdeki gibi değil. Süryanilerin sorunları, o dizilerde anlatılmıyor. Süryanilerin çevresindeki insanlarla ilişkileri ya da talepleri, o anlatıldığı, devletin söylediği gibi değil.
Bir yanda da Kürtler var... 40 yıllık politizasyon bir toplumsal dönüşüm de yarattı. Bunun Süryanilerin varlığıyla ilgili bir etkisi, katkısı oldu mu?
Tabii ki oldu. Sayın Abdullah Öcalan’ın talebi, önerisi olmasaydı, şu anda parlamentoda bir Süryani milletvekili hayal bile edilemezdi. Olsa bile belki Süryani kimliğiyle olmayacaktı, “Süryani kökenli milletvekili” diyeceklerdi. Kürt Özgürlük Hareketi’nin verdiği mücadeleyle hem toplumda ciddi bir değişim yaşandı hem de Süryanilerde yeni bir ufuk açıldı, yeni bir umut yeşerdi.
Süryaniler, Kürtlere ve başkalarına kendilerini anlatırken tam düşündüklerini anlatmazlar, korkarlar ve dolayısıyla yanlış tanınırlar, dedim ya… Kürt Özgürlük Hareketi, bu yanlış tutumun sorgulanmasını da sağladı. Çok basit bir örnek. Yanımda bir arkadaşa bir gazeteci soru sordu: Kürtlere ne kadar güveniyorsunuz? Arkadaşın verdiği cevap çok anlamlıydı: “Biz Kürtlere güvenmiyoruz ki, Abdullah Öcalan’a güveniyoruz.”
Tabii ki birey olarak Abdullah Öcalan’a güvenmiyoruz, ne tanırız, ne de görmüşüz. Ama Öcalan’ın, Kürt Özgürlük Hareketi’nin getirdiği bir paradigma var. Halkların eşitliğine, özgürlüğüne dayalı bir paradigma. Bunun somut olarak kurulması konusunda sorunlar yaşansa bile çözüm olacağına inanıyoruz.
Mesela Rojava’da ciddi adımlar da var…
Evet, bizim Gozarto dediğimiz, Kürtlerin Rojava dediği bölgede ciddi gelişmeler var bu açıdan. Bizim bir araya gelmemizi sağlayan da bu düşüncelerdir. Örgütsel ilişkilerimiz yoktu, ittifakımız yoktu ama taleplerimiz uyuşuyordu, ortak bir mücadele zemininde buluştuk.
‘Gozarto’ ne demek?
Süryanice’de ‘ada’ anlamına geliyor. İki nehrin arasında ada biçiminde… Cizîrê’nin de anlamı Arapça’da ‘ada’dır.
Peki Kürdistan’da o bahsettiğiniz değişime kendi yaşamınızda da tanık oldunuz mu?
Tabii ki. Çok anlatırlar mesela: 50’li, 60’lı yıllarda bir Süryani papazı, Cizre’ye gidemezdi, bütün insanlar onunla dalga geçerlerdi. Ama şimdi saygı gösteriliyor. Cizre’de ablukada yaşamını yitiren Mehmet Tunç, açık bir biçimde “Benim bir tarafım Süryani’dir” diyor mesela. Bütün bunların ortaya çıktığı bir dönemde değişim olmadığını söylersek en hafif deyimle haksızlık ederiz.
Ama tabii Süryanilerde kendini anlatma konusunda halen bir sıkıntı var. Kürtlerde de Süryanilere yönelik “fallah” yaklaşımı tabii halen var.
‘Fallah yaklaşımı’ derken…
Yani ‘fallah’ sadece Hristiyan anlamında değil ‘köle’ anlamında da kullanıldı yıllarca. O yaklaşım, bir kısım insanda halen yaşıyor. Ama giderek aşılıyor.
Peki yıldan yıla Türk toplumsallığında bir şey değişti mi?
Ben Türk halkında bir sıkıntı olduğunu düşünmüyorum ama egemenler bu hale getirdi. Aslında Jön Türklerin, İttihat Terakki’nin hakim olmasıyla birlikte şekillenen bir yapı var. Belki tüm Türkler tarafından kabul görmüyor ama sessiz kalmaları da onaylamaları anlamına geliyor.
Mesela Yozgat’ta bir Süryani papazı, Cizre’de karşılandığı gibi karşılanır mı?
Şu anda karşılanmıyor tabii ki. İşte bizim ‘Yeldo’, yani ‘doğuş bayramı’ dediğimiz Noel’in kutlanmaması için Milli Eğitim Bakanlığı tüm okullara genelge gönderiyor, “Bizim örf ve adetlerimize aykırıdır” diyor.
Türk toplumunda çıkarcı bir yaklaşım hakim. Egemen yapı neyse, toplumun çok büyük bir bölümü onun gölgesinde yürüyor.
AKP dönemi peki?
AKP’nin 2002’den 2007-2008’e kadarki yaklaşımları çok olumluydu. Ama ondan sonra sebebi ne olursa olsun çok farklı bir yaklaşım içine girdi ve bundan Süryaniler de nasibini aldı. Ciddi bir baskıcı tutum sergilemeye başladılar. Şu anda Türkiye bana göre tarihinde hiç olmadığı kadar karanlık, baskı dolu bir dönem yaşıyor.
Biz 1915’i belki yaşamadık, görmedik ama anlatılanlarla biliyoruz: Ondan çok daha beter bir tutum sergiliyorlar. 1915’te insanlarımız katledildi, soyu tamamen kurutulmaya çalışıldı. Şimdi bizim Betzabday dediğimiz İdil’de, Cizre’de, Sur’da yaşananlar, 1915’ten farklı değil. Orada da insanlar ayrım gözetilmeksizin, Kürt oldukları için toptan, evleriyle birlikte yok edilmeye çalışıldı. Hiçbir kural, hiçbir ilke yok. Dolayısıyla mantık da soykırım mantığıyla aynı. Türk-İslamcı mantığın o günkü şartlarda hayata geçirdiğini bugün aynı şekilde hayata geçirmeye çalışıyorlar.
Bu yapılanların tek sorumlusu AKP de değil. Devletin yüz yıllık geleneğinin devamıdır bu. Eğer sadece Erdoğan ya da AKP yapıyor olsaydı, şehirler bombalandığında, insanlar katledildiğinde, mesela CHP karşı çıkardı. Ama sistemle bütünleşmiş hiçbir yapı, bunlara karşı çıkmadı.
Süryani şarabı meselesi...

“Bir gün Mardin’e gittim, biri yanımıza yaklaştı, “Süryani şarabı alır mısınız?” dedi. Ben şarabı bilirim, babam da yapardı. Her yıl kendi ayırdığı asma ağaçları vardı, özel olarak yetiştirdiği üzümleri tek tek toplar, kendi eliyle yapar, kendi ayaklarıyla sıkar ve küplere doldururdu. Zamanı geldiğinde de küpleri açardı, beğenirse bırakırdı, beğenmezse dökerdi. Ama artık o dökülenler de satılıyor, kalitesi o kadar düştü. Dolayısıyla aslında Süryani şarabını sen içmiyorsan, satmanın bir anlamı yok; bu, karşı tarafı kandırmak olur.
Bize satmaya çalışan o kişiye de sordum: Kim yapıyor bunu? Dedi, biz yapıyoruz. Peki sen o şarabı içiyor musun? “Yok, haşa, günahtır.” O zaman ne alakası var? Ne şarabı yapan Süryani ne de satmadan önce tadına bakıyorlar. Ne olduğu belli değil.”