İslam dinin kaynağı olan Kuran’a baktığımızda beşeri kardeşliği vurgulamak amacıyla nass sözcüğünün 240 kez, insan sözcüğünün ise 65 kez kullanıldığını görüyoruz. Beşer sözcüğü ise 36 ayette yer almıştır. İslam’da renk, ırk, dil farkı gözetilmeksizin insanların tek bir nefisten, atadan geldikleri düşüncesi egemendir. Buna salt toplumsal evrim süreçleri bağlamında bakmamak gerekir. Ağırlıklı olarak ahlaki ve felsefi manada bir muhteva taşıdığı açıktır. Siyaset felsefesi bakımından da daha iyi anlaşılması bakımından 'eşref-i mahlukat' kavramlaştırmasını örnek olarak gösterebiliriz. İslam diniyle birlikte Hıristiyanlıktaki ilk günah kavramı ortadan kalkmış, her insan kalubeladan bu yana Tanrı’nın ruhunu taşımaya başlamıştır. Bu yanıyla İslam felsefenin derin bir hümanizmaya dayandığını görmekteyiz. 

Ayrıca İslam düşüncesinde beden ve ruh ikilemine dayalı katı düalistik anlayış bulunmamaktadır. İnsanın çevreyle, insanın insanla ilişkisi hukuki olmanın ötesinde belirli bir ahlaki ilkeye göre düzenlenmiştir. Yine tarihsel süreç içerisinde İslam’ın diğer halklar ve dinlerle ilişkiler konusunu da düzenlediğini biliyoruz. Hıristiyanlık ve Yahudilik ehli kitaptandır; aslında birçok kaynakta Zerdüştilik de bu kapsamda değerlendirilir. Burada 'fıtrat ehli’ kavramlaştırmasına da değinmekte yarar var. Yaratılmaya inandıkları halde İslam çağrısının kendilerine ulaşmamış halklar bu kategori altında toplanır. Ve aynı zamanda bu kavramlaştırma altında her insanın doğası gereği tevhid insanına doğru bir yönelim içinde olduğu fikri savunulur. 

Eşitlik, kanun önünde herkesin eşit olması anlamında ağırlıklı olarak hukuki bir kavram olarak kabul edilir. Sosyal adalet kavramı daha faşisttir ve dayanışmayı da kapsamına alır. İslam, hukuki düzenlemelerden önce ahlaki alanda sosyal adaletçidir. Fukaranın, ulemanın birer özel gruplar gibi giderek toplumdan adaletten kopup rantiyeci sınırlara dönüşmesi İslam’ın özüyle değil, karşı İslam hareketiyle bağlantılıdır. 

Her şeyden önce İslam düşüncesinde insan Allah’a karşı, kendisine karşı ve diğer insanlara-canlılara ve tabiata karşı sorumludur. Batıda gelişen birey, bireycilik ve özgürlük sorunları ağırlıklı olarak hukuki temeldedir. Felsefi öz bakımından doğu insanıyla kıyaslandığında farklı bir uçta yer aldığı kolaylıkla görülebilir. Batı dünyasında ortaya çıkan Amerikan bağımsızlık bildirgesi, Fransız evrensel insan hakları beyannamesi gibi metinler ulus-devletle ilişkilidir ve bireyi devlete bağlama stratejisi üzerine kuruludur. Rönesans döneminde gelişim gösteren hümanizm hareketi ortaçağ karanlığında doğudaki gelişmeleri pek bir paralellik arz etmez. Mücadele stratejisi olarak özgürlük, toplumsala karşı bireysellik temelinde çatışmacı bir zemine oturtulmuştur. Descartes’ın düalistik tanımı sonraki süreçte klasik iktisadın Homoekonomicus’una dönüşür. 

Demokratik uygarlık paradigmasında insan veya birey şöyle tanımlanmaktadır: Evren, insanda en esnek ve yüksek zeka seviyesine ulaşır. Birey veya insan her şeyden önce evrenle ilişkisi bağlamında ele alınmakta; özne-nesne ayrımı üzerine kurulu, daha çok batı düşünce sistemine ait doğanın karşısında yer alanın değil evrensel gelişimin doruğu olarak tanımlanmaktadır. Burada, A.Fırat dalga veya enerji olayını insandaki mana gücüne benzetir. Şu görülmek durumundadır: birinci doğa olarak da adlandırılan evren ya da tabiatın evrim zincirinde bir halkadır. Bu tanımlama kendisiyle beraber pozitivizmden farklı olarak yeni bir epistemolojik yaklaşımı da getirmektedir. Bu yanıyla bakıldığında klasik vulger materyalizmden hızla uzaklaşıldığını görmekteyiz. 

Şunu artık çok rahat belirtebiliriz ki, batının tanımladığı rasyonel insan dinlerin tanımladığı insandan çok daha dar ve anti özgürlükçüdür. A.Fırat, insandaki mana gücünü enerjiye benzeterek aslında insanda var olan özgürlük eğiliminin ne derece güçlü olduğunu açıklamaya çalışır. İslam dahil diğer birçok dinde görülen mistik eğilimler özünde insanın evrenle olan ilişkisinin idrakine varma arayışıdır. Tanrı kavramlaştırmasını enerji biçiminde transforme etmek de mümkündür. 

John Locke’un “tabula rasa”sı, Thomas Hobbes’un “İnsan insanın kurdudur” yaklaşımı, Jean Jacques Rousseau’nun “doğal insan” tanımlaması ilginçtir. Ve bunların her biri tek tek üzerinde durulmaya değer konulardır. Liberalizmin bireyi daha politiktir. Ve birey burada paradoksal bir biçimde toplumsalın karşısındadır. Hegomonik sistem öncelikli olarak bireyin dayandığı felsefi, ahlaki ve manevi direnci yıkarak kendini çıplak insanda inşa etmeği amaçlar. Bu yaklaşımın Tanrı’nın veya farklı kader güçlerinin oyuncağı derecesine indirgenmiş bireyden pek bir farkı bulunmamaktadır. Birey iktidar tarafından oluşturulur. Bu açıdan her türden mühendislik tasarımı için hazır bir pozisyondadır. 

“Tabula rasa” metaforu her ne kadar epistemolojik bir amaçla kullanılmışsa da bir bunu daha da genelleştirerek şöyle de tercüme edebiliriz: İnsan doğduğunda boş bir levha gibidir ve bu insanın o andan itibaren istediğin kültürel şablonla şekillendirebilirsin. Evrenden, tarihten ve toplumdan koparılmış birey çıplak ve de zayıftır. Varoluşun sıkıntısıyla debelenen insan ölüm korkusu karşısında da tir tir titremektedir. Sözü edilen Kierkegaard ve Albert Camus’nun varoluşçu insandır. Özgürlük denilen olay da aslında hegemonik sistemin kendini bireyde oluşturma sürecidir. Bu açıdan batıda gelişen özgürlük ve eşitlik gibi kavramların iktidarla bağı kurulmak durumundadır. 

Eşrefi mahlûkat kavramlaştırması evrensel olmakla birlikte içerik olarak da ağırlıklı oranda ahlaki niteliktedir. Haki tanımlamaların ötesinde tanrının ruhunu taşıması anlamında evrenle ilişkili bir insan kavramıyla karşı karşıyayız. İddia edildiği gibi doğu insanı salt kaderci de değildir; batı paradigmasına göre doğulu insan kaderci, boyun eğmeci ve de edilgendir, kanaatkâr olduğu için de ilerlemeye ayak uydurmaz. İlerleme üzerine kurulu bu pozitivist düşünce yapısı insanı evrenle, doğayla ilişkisi bağlamında ele almaz. Doğrusu şimdiye kadar batı metodolojisine göre kurulmuş birçok kavramın, yeniden ele alınarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak, kendini İslam olarak tanımlayan, yaşamını İslam felsefesine dayandıran her kimse öncelikli olarak eşitlikçi ve adaletli olmak durumundadır. Batı dünyasında doğal hukuk kavramı gelişmeden önce İslam dünyasında, bütün insanlar doğası gereği elit olduğu fikrini temel alan fıtrat ehli kavramlaştırması vardı. Tekçilik, kavmiyetçilik, taassup gibi kavramlar karşı İslam hareketiyle bağlantılıdır. Çoğulculuk konusunda doğu referanslarına bakılarak sayısız örnek gösterilebilir. Faşizm, totaliterizm, fundemantalizm gibi kavramlar esas olarak batı kaynaklıdır. 

*Bolu F Tipi Cezaevi