"Faşizmi çocuklar da anlayabilir." 

(Ergin Günçe)


Uçağa bindi... Uçak daha göğün yedinci katına çıkmadan bir ses: "Kaptanınız konuşuyor... Bulunduğumuz coğrafyadaki, tarihteki ve dağlardaki hava koşulları nedeniyle ikinci bir emre kadar dillerinizi bağlayınız. Uçuş yüksekliğimiz dağlar kere metre, hızımız saatte ortalama on yerli ölüsü hızı olacaktır. Yolculuğumuz düşman yerle bir edilinceye kadar sürecektir... Parola: 'Bu gün savaş yarın deniz'..."

Her zamanki gibi, İstanbul'dan, devletten erken kalkmış; coğrafyayı anlamak için tarihe, tarihi anlamak için coğrafyaya bakmıştı. Buraya kadar doğru. Üç kulhuvallah bir elham yerine dengbejlerin hası Şakiro'dan ilham alarak bir stran üç şiir okumuştu. Berkin'in, Uğur'un, Ceylan'ın başı için bu da doğru...

Yaşadığı ülkenin insanları soruya, cevaba hatta kendine bile geç kalırdı. Devlete geç kalmayan yolcular arasında uçağa binmişti. Ama daha ayaklar yerden yeni kesilmişken dahilden okunan bu devlet gazel de neydi? La havle yerine, bir zamanlar Berçelan yaylasında tanıştığı Ters Lale'yi düşünüp içinden ters cümleler geçirdi. Tanrı'nın ve devletin zamanı insan göre değildi. Rahmetsiz Sabiha Gökçen'den beri; o ülkede uçaklar yanlış havalanır, gökten inen vahiy hep yanlış çıkardı. Koltuğuna yerleşip, yolluk olarak aldığı kitabı okumaya başladı. Hep öyle yapardı. Hep okurdu ama ne işe yaradığı tartışılırdı. Kitaptan not almak için Gezi İsyanı'nda ağaçta ararken barikatta bulduğu kalemi çıkardı. Daha ilk sayfada uçuyordu ki gözüne berceste bir cümle ilişti: 

"Gözüme bak, dedi. Yalan dilden önce gözden anlaşılır..." Eli kalemine değen komşu yolcunun kör olduğunu fark edince utandı. Adam hissetmiş gibi, "Gez. Göz. Savaş." dedi ve ekledi, "İnsan dediğin dil misali; gözlerimin günahı kimin boynuna!"

Konuşmalara kulak kabarttı... Meğer devlet, tarihin bir vaktinden yürüyerek gelmişti bugüne. Ama bizimkinin nereden geldiği belli değil, diye şerh düştü kör. Ama bunu öyle söyledi ki, sanki sözünü ettiği devlet; altını-üstünü bilmeyen geçimsiz bir ihtiyardı. Yaşsız adam uykuya dalarken kulağına eğilip; "Rüyamda gördüğümü kimseye söyleme" deyince şaşırdı. Şunun şurasında tek bir devletimiz kalmıştı. Kendini unutturmamak için Bazen Osmanlı bazen Türk olarak rüyasına girerdi kullarının. Yerini belli etmek için arada toplu can alma törenleri düzenlerdi. Okuduğı kitap onu sarmıştı ama atmosferde bir tuhaflık vardı. Baş etmek için okumayı ve not almayı sürdürdü. Gözüne ev gönlüne manalı bir cümle ilişsin diye sayfaları atlaya atlaya gemeye başladı. Öyleydi, gözü istediyse o cümle ilişirdi gözüne: "Ey hayat! Ne kadar ağırsın böyle. Seni tartabilseydim hiçbir şeyim kalmayacaktı."

Uykusu geldi. Uyumak için okuyan bir arkadaşını hatırladı. Kitap elde uyumayı kendine yediremedi. Tam barış uykusuna dalacaktı ki korsan bir anons: "Devletin dediği olur..." Belli ki devletten doğma tanrıdan olma pilot, uykusuna kanlı cümleler doğramakta kararlıydı. Tirbülans yerine anonslar aralıklarla sürüyordu: "Aranan devlet bulundu... Aranan düşman bulundu... Aranan... Aranan..." Deniz çocuğuydu, soluğu büyüktü... Endişesi de... Ters nefeste durmadan, derin nefes almayı, nefesi uzun tutmayı, dipten gitmeyi, dipten kum çıkarmayı bilirdi. Ama yaşadığı ülkede "dip" yoktu. Derin denen her şey sığ ve inceydi. Devletin teslim aldığı her şeyi; özellikle de insanları güneşe tutsan arkasından tek çizgili devlet görünürdü. Kitabı kapatmak üzereydi ki bir cümle ilişti gözüne: "İkinci bir emre kadar insan kapandı. Devlet açıldı. Tanrı nöbette..."

Öyle yapardı, kitap bitince notları okur, anlamları içine çeker, kitabın sonuna günün ve kitabın hatırası için bir cümle yazardı. Yine öyle yaptı. Yazdı:

"Savaş çıktı. İnsanlar rüzgar çıktı sanıyor."