Yüzlerce akademisyenin sorgusuz sualsiz tutuklandığı; binlercesinin işinden alıkonduğu şu günlerde aydınlar üzerine eleştirel yazılar yazmak açıktır ki büyük cesaret ister. Ama bunu yapmak zorundayız. Çünkü demokrasi konusunda biraz ilerleyebilmiş olan Türkiye aydınının yapısı ne yazık ki hala egemen ulus kimliğinden kopamamıştır. Bu nedenle mevcut iktidara karşı en cesurca muhalefetinde bile parmağını Kürtlere karşı sallamaktan bir türlü vazgeçememiştir. 

En yaygın görülen tutum, sömürge Kürdistan topraklarında Kürtlere karşı topyekûn ve kanlı bir savaş içerisinde olduğumuz gerçeğinin unutularak, Kürt hareketinin özsavunmaya yönelik her eyleminde parmak sallayarak “bu olmamalıydı” türünden akıl verme girişimleridir. Basın bildirilerinin devlet nezdinde hiçbir kıymeti harbiyesinin olmadığı faşist bir ülkede devlete yönelik eleştirilerimizi Kürtlere parmak sallayarak dengelemeye çalışmak ise katliamların üzerini örten bir aksesuar olmak değilse eğer, tipik şark kurnazlığının aydın halidir. 

Öncelikle tanımlara netlik kazandırmak gerekir: Bir aydın, mücadelesini sürdürdüğü barış, özgürlük, demokrasi gibi değerleri “başkaları” için değil “kendisi” için istemelidir ki onun bu değerleri içselleştirebildiğinin inandırıcılığı olsun. Bu nedenle Ahmet Hakan gibi beynini satışa çıkarmış kişiliksiz yaratıkların tavrı aydın tavrı olamaz. İkincisi, aydın elbette öneriler sunabilir ama “dediklerimi yapmazsanız sizi savunmam” tutumu içinde olamaz. Tersine önerilerinde ısrarlı olur ama adil kalarak tarihsel olarak ortaya çıkan bu gerçeğin mağdurunun değil mesulünün kendisi olduğunu bilir. Bu nedenle aydın içselleştirdiği değerleri savunurken “önerilerimi yapmadılar” diyerek bu değerlere küsemez. Üçüncüsü, “Barış” sözcüğü tarafsız bir konumdan tanımlanamaz. Savaşan güçler arasında haklı-haksız ayrımı yapmadan, yani bir talan çetesi ile onlara karşı evini mahallesini korumaya çalışan insanın direnişini aynı kefeye koyarak tanımlamak ahlaken doğru olamaz. Eylemlerde benzerlik eleştirilir ama savaşın nedeninin savaş içerisinde gerçekleşen eylemlerden bağımsız olarak önceden var olduğu bilinir. Eylemler savaşın şiddetine göre farklılaşabilir ama esas olan savaşı üreten gerçek nedenler üzerinden bir aydın duruşu sergilemektir. Türk Sömürgeciliğinin varlığı resmen kabul edilmeden ne Kürtlere yönelik saldırılar anlaşılabilir, ne de adil olunabilir. Bu, güçlünün yanında yer almanın dürüst olmayan bir biçimidir aslında. Bu sözün Türkiye’ye çevirisi yapıldığında, anlamı şudur: “Kürt halkının doksan yıllık sömürgeci Türkiye’ye karşı yürüttüğü özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi, hiçbir kayıtla sınırlanamaz bir biçimde haklıdır. Bu hak için sömürgeci devlet ve onun ittifaklarına karşı gerçekleştirilen her eylem haklı bir eylemdir. Sömürgeci Türk devleti, o topraklar üzerindeki işgalini sürdürdüğü sürece gerçekleştireceği her eylem haksızdır.”  

Evinde oturan Kürt’ün evi kuşatılıp içindeki 1.5 yaşındaki bebekler dahil bütün canlılarla birlikte yakıldığında, her savaşın kuralı ve mantığının üreteceği düşünce, mağdurun misilleme yapmasıdır. TAK eylemlerinde “sivillere karşı eylem yapmayın” çağrısına başlayan Türk aydını, genel tavrıyla bütünü Kürt sivillere karşı olan katliamlar ve Kürt belediyeleri dahil Kürt sivil siyasetinin olanaklarının devlet tarafından gaspı karşısında bile “susabilmek için” gerekçe aramada, “ama onlar da özyönetim adıyla hendekler kazıp vatanın bütünlüğünü tehlikeye attılar” deme sahteciliğinde devletten geri durmadılar. 

Türk aydını, doksan yıldır görmediği bu devlet zulmünü, artık kör bir gözün bile görebileceği sınır tanımaz bir şiddet düzeyine tırmanınca, nihayet görmeye başlamıştır. Ne var ki son beş yılda nihayet görülebilen bu aydınlanmayı bile aydının basiretine değil Kürt halkının siyasal önderliğinin cesaretine borçluyuz. Barış ve adil bir çözüm için İblisle aynı yatağa girebilme cesaretini gösteren Öcalan ve PKK’nin “Barış Müzakereleri” çağrısı ve her adımda yeni bir sorun yaratan şımarık ve küstah Türkiye’nin bildik Osmanlıcı saray oyunları ve ırkçı hilelerine rağmen bu çabayı sürdürme konusunda olağanüstü bir duyarlılık göstermesi gerçek saldırganın, sahtekâr ve yalancının Türk Devleti olduğunu sergilemesine rağmen ne yazık ki Türk aydını bugün bile ama’lı tutumunu terk etmemiştir. 

Kırk yıldır ilkeli bir mücadele sürdüren Kürt Özgürlük Hareketi’nin Türk aydınından öğreneceği yeni bir şey yoktur. Ama Türk aydını bir türlü beceremediği ilkeli bir duruşla salt “vatanın bölünmezliği” üzerine kurgulanmış bir demokrasi ve “bu temelde demokratik haklar” savunuculuğu yapmak yerine, “vatanın bölünmesi pahasına” demokrasi ve demokratik haklar savunuculuğu yapmayı benimsemediği müddetçe, beyninin en derin hücrelerinde hazır bekleyen “milliyetçilik” freni tarafından her zaman engellenecektir.

Bunu yapabildiği takdirde “Türk aydını” kendini değiştirip bir nitelik dönüşümüne uğrayarak gerçek ve sadece “Aydın” olur. 

Bu gerçekleştirildiğinde Türk aydını ne Altan kardeşler gibi “aldatılabilir”, ne Nuray Mert gibi “eleştiri” tanımı içinde sadece öğüt veren ve çocuğun karşı çıkışlarında azarlayan otoriter “ana-aydın” rolüne girebilir, ne Levent Gültekin gibi 2 AKP’ye 1 PKK’ye dengesinden sapmamak için o işlek zekasını zorlayarak “AKP’ye karşı ama PKK’ye düşmanlığa ulaşan” komik durumlara düşer. 

Cezayir özgürlük hareketine ırkçı-milliyetçi duygularla karşı çıkan Fransızlara hitap eden Jean-Paul Sartre’ın sözünü ilke olarak benimsemelidir aydın: 

“Siz kurban değilseniz, o zaman kesinlikle işkencecisiniz.”

“Sizin şiddet karşıtı görüşleriniz bile bin yıllık bir ezme ilişkisiyle yönetiliyorsa, pasifliğiniz sizi ezenlerin safına koymaktan başka bir amaca hizmet etmez.” 

İşte sorun burada: “Türk aydını” değil, “aydın” olmak gerekir!