Milli Kimliğin Kurucu İmgeleri  2.BÖLÜM

Abdurrahman AYDIN


Son yazıda Lacancı bir ifadede kalmıştık: Sözcüklerin varlığı ‘gösterene’ tabi hale geliyor ve sözcük kendisinden ayrılarak işaret etmeye niyetlendiği şeyden başka bir şeye işaret etmeye başlıyor. İlk bakışta biraz karışık görünen bu ifade, belirli bir özne tipinin oluşumuna bağlanınca açık ve anlaşılır hale gelecektir. Bu ifadenin anlamı, ampirik bir örnekle, şu biçimde ortaya konulabilir: Türk güvenlik mensuplarının ve bunların çeşitli edimlerinden hareketle oluşturulan şu ‘milli’ kimliğin çocuksu narsisizmi ‘imgesel bir özdeşleşme’ arayışı içindedir ve bu özdeşleşme yalnızca özneye dışsal bir imgenin ‘Ben buyum’ biçiminde üstlenilmesiyle gerçekleşebilir. Böylelikle bu özne, kendisini, ancak kendisinin dışında bulunan bir imgenin içinde tanıyabilir olmaktadır.

Öznenin imgesel yabancılaşması ötekinde gerçekleşir. Bu, özneye, imgesel bir kimlik/özdeşlik verir ve ötekinin imgesi özne için yabancılaştırıcı bir psişik özdeşleşmenin kaynağı olarak belirir. İmgesel özdeşleşme, Lacan’ın ‘ayna evresi’ olarak tarif ettiği bir durum içerisinde gerçekleşir. Lacan, imgesel kavramını, ayna-evresi adını verdiği olguyla ilişkili olarak geliştirmiştir. Ayna-evresinin dinamiği, Ben’in, kendi imgesiyle özdeşleşmesi içinde ve aracılığıyla varlık bulduğunu göstermektedir. Bu imge, Ben’in bizzat kendi imgesi olduğu için de Lacan bu özdeşleşmeyi narsistik olarak nitelemektedir. Narsistik özdeşleşme, çocuğu, henüz motor koordinasyon becerileri gelişmemişken, kendisini bir bütünlük olarak kavramasına olanak tanıyan bir konuma yerleştirir. Çocuk henüz neyin kendi bedenine ait olduğunu ve neyin olmadığını bilmediği bir durum içinde, kendi imgesi aracılığıyla, henüz mevcut olmayan bir bütünlük deneyimi yaşar. Bu imgeyle özdeşleşmek suretiyle, kendi bedeni üzerinde bir nebze denetim duygusunu tadar.

Ayna evresi, özne ile öteki arasında, öznenin kronolojik olarak daha sonraki imgesel özdeşleşmelerinin tamamı için bir model işlevi gören yapısal bir psişik diyalektik tesis eder: ‘Ben’, bu özdeşleşmelerin belirli bir andaki toplamından öte bir şey değildir. Öznenin psişik yaşamındaki farklı hayati anlara tekabül eden yeni imgesel özdeşleşmelerin sürekliliği aracılığıyla, ayna evresi deneyimi, diğer insanlarla kurulan imgesel ilişkilere bağlı olarak bir insanın varoluşunda belirsiz bir biçimde sürekli tekrarlanır.


‘’Ben buyum’’ yargısı

Kürdistan’dan gelen ‘zafer ve şan’ fotoğrafları ve videoları, tam da ifadenin Lacan düşüncesindeki anlamıyla “Ben buyum” yargısını ortaya koymaktadır. Bu görüntüler özneye dışsal birer ‘imge’ durumundadırlar. Böylelikle bu çocuksu ‘Ben’, ancak imgenin tuzağına düşmüşlüğü aracılığıyla belirebilir. Ben, ‘ben’den başka bir şeydir; çünkü imgenin yapılandırıcı gücü özneyi soğurmaktadır. Bunun ilk etkisi rezilce bir yabancılaşmadır; öznenin kendisini tanımlaması ve hatta deneyimlemesi ancak bir ‘ötekinde’ gerçekleşebilmektedir. Milli ve askeri kimliğe kırılganlığını veren de budur. Kendi ‘kahramansı ve tüm-güçlü kimliği’ kendisinden aşağı gördüğü figürlere bağlıdır bütünüyle.

İlginç bir paradoks… Çünkü bu ‘kahramansı ve tüm-güçlü’ imajı oluşturabilmek için öteki de tüm-güçsüzlük içerisinde sunulmak zorundadır. Çırılçıplak teşhir edilen bir cenaze, bir askeri aracın ardı sıra sürüklenen bir cenaze, sağ yakalanmış eli kolu bağlı gerillalara yapılan işkence, kendisini savunması hiçbir biçimde mümkün olmayan cansız bedenlere dönük işkence ve nihayet geride, her tarafına devasa Türk bayrakları asılmış, yakılıp yıkılmış bir şehrin bir meydanında verilen zafer pozu… Gerçek bir çatışmanın gerçek görüntülerini asla servis etmez bu ‘milli kimlik’, çünkü tüm-güçlü imgesi yalnızca tüm-güçsüz olarak sunulan bir varlık karşısında kurulabilir bir imgedir. Tam bir yabancılaşma içerisinde, bir imgeye çocuksu bir narsisizmle tutunur, “Ben buyum” diyerek.


Narsistik kimliklenme ile imgesel kimliklenme

Bu yabancılaştırıcı ‘Ben’ işlevi ile narsistik libido arasında açık bir bağ vardır ve saldırganlığın temelinde de bu bağ yer alır. Saldırganlık öznenin oluşumundaki narsistik yapıyla gerilimli bir karşılıklı ilişki içerisindedir. Özne kendisini bir imge aracılığıyla bulur ve tanımlar; fakat bu imge aynı anda hem yabancılaştırıcı hem de çatışmacıdır. Bu iki kimliklenme biçimi, yani narsistik kimliklenme ile imgesel kimliklenme biçimleri, saldırganlığın temelini oluşturur. Sömürge iktidarının baskın stratejisini de bu oluşturur. Homi Bhabha’nın deyimiyle, bir tür çoklu ve çelişkili kanılar bütünü olarak kolektif fantezi, bir tür yanılsamalı bir farkın bilgisini sunar ve aynı anda bu yanılsamalı bilginin üzerini örter ve onu maskeler. Çünkü narsistik yabancılaşma bir tür savunma mekanizması olarak kolektif bir ‘bastırma’ arayışına yol açar. Bu dizinin ilk yazısında da belirttiğim üzere, bastırma anksiyeteye verilen bir yanıttır. “Ben buyum” yargısının tehdit altında olduğu her seferinde anksiyetesi ortaya çıkan sömürgeci iktidar, bir ‘bastırma’ tepkisiyle yanıt verir. Kürdistan’da tanıklık ettiğimiz, bu bastırmanın akıl almaz bir vahşet haline ve bu vahşetin de devasa bir gösteri haline getirilmişliğidir.


‘’Biz sizden üstünüz...’’

Bana öyle görünüyor ki Bhabha’nın sözünü ettiği narsistik saldırganlık ile Fransız antropolog ve edebiyat kuramcısı Rene Girard’ın “bir ayrımsızlık buhranına toplumun verdiği bir tepki olarak aşırı şiddet” kavramsallaştırması arasında bir paralellik bulunuyor. Çünkü Bhabha bir köken ve kimlik fantezisi tarafından içerilen farkın eklemlenmesine işaret ederken, ayrıca aynı anda hem bir arzu nesnesi olan hem de bir küçültme nesnesi olan ‘ötekiliğin’ sözünü de eder. Girard’ın düşüncesi içerisinden bu durumu, ötekinin hem bir arzu nesnesi hem de bir küçültme, aşağılama işleminin konusu olabilmesinin sömürgeci söylemin doğurgan müphemliğinden kaynaklandığı biçiminde tanımlamak mümkündür: En nihayetinde sömürgeci, sömürgelinin kendisi gibi arzulamasını istemez; arzunun biricik, taklit edilemez dolayımı olmak ister. 

Yine bana öyle geliyor ki Bhabha’nın işaret ettiği “farklılık içindeki tekinsiz benzerlik” olgusu da Girard’ın aynı anda hem tek-benci hem de çatışmacı olan özne fikrini yankılıyor. Çünkü Bhabha’ya göre bu tekinsiz benzerlik fark yanılsaması ile gerçeklikteki benzerlik (örneğin “Biz sizden üstünüz” diye bir farkı ileri süren bir öznenin gerçekte hiç de üstün olmaması) arasındaki gerilimden çıkıp gelen bir anksiyete yaratır ve Girard’a göre de bu çatışmacı ve tek-benci öznellik durumu, tek-biçimliliği ve aynının egemenliğini dayatarak bir krize neden olur. Girard, dinsel, etnik ya da ulusal azınlıklara yönelik saldırgan tutumların, farklı oldukları için değil, kendilerinden beklendiği biçimde farklı olmadıkları için geliştiğini söylemektedir.

Krizin kurbanı Kürtler

Girard’ın teorisi açısından ‘terör’ ve ‘terörist’ kategorilerinin işleyiş biçiminin oldukça açıklayıcı bir örnek olacağı kanısındayım. İlk olarak şu söylenebilir: “Terörle aranıza mesafe koyun” söylemi, açıkça “Bizim istediğimiz biçimde farklı olun” anlamına gelmektedir. Böylelikle ‘terörist’ imgesi, bu belirsiz hayalet, milli kimliğin bizzat kurucu öğelerinden biri olarak beliriyor. Elbette negatif bir biçimde… Kim olduğumu söyleyebilmem için her şeyden önce kim olmadığımı belirleyebilmem gerekir ve kuşku yok ki milli söylem içinde bu olunmayan-şey uzun zamandır ‘teröristtir’. Terörist, milli kimliğin negatif payandası durumundadır. Kendi ayrımını ‘terörist olmamak’ üzerinden tesis etmeye çalışan bir milli kimlik, bu ayrımı Kürtlere de dayatmaktadır. Böylelikle onları söz konusu ‘milli kimliğin’ içerisine dâhil etmek, yani onlardan beklendiği biçimde farklı olmalarını sağlamak arzusundadır. Bir kültür ve medeniyet (!) biçiminin alacakaranlığa savrulduğu, herkesin birbirine benzediği, aynının egemenliğinin aşırılaştığı bir toplumda, içkin bir ayrımı tesis edebilecek tek şey ‘kurban’dır ve hiç kuşkunuz olmasın ki 21. yüzyılın şafağında, Türk toplumunun içine savrulduğu buhranın ve krizin kurbanı Kürtlerdir. Yine Bhabha’ya bağlanarak, şunu söylemek mümkün: Kendisinin farklı (üstün) olduğunu öne süren bir ‘millet’ gerçekte bunun böyle olmadığı bilgisiyle karşılaştığında, bunu saldırganlıkla bastırmaya girişir.

Girard’ın teorisinde toplumun iç ayrımlarının ortadan kalkması, arzunun taklitçi yapısının başlatıp sürdürdüğü uzun bir sürecin sonucudur. Düşman kardeşler, birbirlerinin canavarsı ikizlerine dönüşürler. Bunun net örneği, Kemalizm ile İslamcılıktır. Her şey bir kenara, Kemalizm’i o kadar eleştiren AKP, bugün Türkiye’yi aynı anlayışla –tek parti, parti devleti, Türk tipi başkanlık, Milli Şef’in yerine Erdoğan– yönetmeye kalkışıyor, aynı berbat demokrasi yokluğuna sürüklüyor. Çünkü Girard’ın Romantik Yalan Romansal Hakikat’te gösterdiği gibi, arzu nesnesi değil, rekabettir esas olan. Nesnenin hatırına değil, nesnenin zaten bir başkası tarafından arzulanmış olduğu varsayımı nedeniyle arzulanır nesne. Arzunun o belirsiz nesnesi…


El altındaki kurbanlar

Girard edebiyat kuramı alanında geliştirmiş olduğu bu teoriyi, sonradan antropoloji alanına uyarlayacaktır. Buna göre, bir toplumda, herkes, kötücül bir rekabet içinde, başkalarının arzularını taklit ede ede o kadar birbirine benzer ki mimetik bir krizin baş göstermesi kaçınılmaz olur. Ve bu kriz kurbanlarını aramaya koyulur ve doğrusu çoğunlukla da bu kurbanlar zaten el altındadırlar: Kürtler, Aleviler, Müslüman olmayan topluluklar ya da 6-7 Eylül, Çorum, Maraş, Sivas… Ayrımlarını yitiren bir ‘milli’ kimlik, kendisine yeni bir başlangıç sağlayabilmek için devasa ritüellere dönüştürülmüş şiddet edimlerine başvurur. Türkiye’nin tarihindeki bütün katliamlara dinsel simge ve motiflerin eşlik etmesinin nedeni de bu ritüel boyutla ilgilidir. Ve her yeni başlangıç, aynı zamanda kökenlerin harekete geçirilmesini de içerir ki Bhabha’nın sözünü ettiği kimlik ve köken fantezisinin üzerine bir ışık da burada düşmektedir. Yine Kürdistan’daki çatışmalarda Enfal Suresinin devreye sokulmasının anlamı da burada saklıdır. Her başlangıç bir köken takıntısıyla malûl olduğu için, Enfal Suresi aracılığıyla Bedr’deki savaşçılarla özdeşleşen Türk güvenlik kuvvetleri, bu suretle kökende olanı taklit etmektedirler; çünkü yeni bir başlangıç aynı zamanda şeylerin kendi kökensel koşullarına götürülmesi anlamına gelmektedir.

İkili bir yapısı olan bir kolektif fanteziyi açığa çıkarmaktadır bu durum. Bir taraftan bir vakitler kendi kendisiyle özdeş, bölünmemiş bir toplum olunduğuna ilişkin bir rüya söz konusudur; bir taraftan da ‘kurbanlıkların’ çeşitli komplolar, entrikalar, gizli işbirlikleri yoluyla tam da bu rüyayı iptal ettikleri biçiminde karanlık bir yanı vardır fantezinin. Fakat bu da diğer yazının konusu olsun.