
Karayılan, Paris suikastı ve sonuçları, Öcalan ile başlayan görüşmelerin düzeyi varacağı olası sonuçlar ile KCK’nin yaklaşımı konularında ANF’nin sorularını yanıtladı.
Paris’te katledilen 3 Kürt kadın siyasetçinin cenaze törenleri, Türk tarafının provokatif açıklamalarına rağmen görkemli oldu. gerçekleştirildi. Genel olarak büyük tepki ve sahiplenme yaşandı. Siz nasıl gördünüz?
Biz o zaman, bu ‘porovokasyon’ söylentisinin birer psikolojik savaş söylemi olduğunu ifade ettik. Tamı tamına da öyleydi. Amed’e gelen tüm yolları tuttular. Basına sansür uyguladılar. Ama bütün bunlara rağmen Kürdistan halkı ve dostları verilmesi gereken cevabı verdi. Amed halkı, bütün dünyaya ve Türkiye’ye verilmesi gereken mesajı verdi. Dersim, Elbistan ve Mersin hakeza öyle.
Paris saldırısı sıradan bir saldırı değildir. Çok önemli bir aşamada, çok önemli bir saldırı olarak tertiplenmiş uluslararası bir terörist faaliyettir.
Sakine Cansız’a saldırı, PKK’ye, Önder Apo’ya ve Önder Apo’nun geliştirdiği Kadın Özgürlük Çizgisi’ne yapılmış bir saldırıdır. Ancak ve ancak Kürt halkının derin düşmanları yapabilir. Bu saldırıyı yapanlar Kürt halkını yok etmek isteyen, tıpkı Dersim Katliamı gibi Kürt halkını soykırımdan geçirmek isteyenlerdir. Bu açıdan biz olayı hiç bir biçimde sıradan bir olay olarak görmüyoruz.
Saldırıyı kimler gerçekleştirmiş olabilir?
Biraz önce soruşturmayı yürüten Fransız savcının açıklamasını dinledik. Savcının, zanlının 2 yıldan beri PKK üyesi olduğunu açıklaması, baştan savma bir söz ve tespittir. Bir kişi PKK’ye 2 yılda öyle kolay kolay üye olamaz. PKK’nin Avrupa’da bu tarzda üye alma durumu yoktur. Bu bilgi yanlış bir bilgidir. Biz böyle bir kişiyi tanımıyoruz. Avrupa’daki yönetimimiz de tanımıyor. Ve hareketimizin bu isimde bir üyesi yoktur. Fakat Avrupa’daki Kürt kurum ve dernekleri topluma açık kurumlardır. Kürt, Türk, Arap ve her milletten kişiler bu kurumlar ortamına rahat gelip giderler. Bir kısmı Kürt derneklerinin yaptığı eylemlere destek amaçlı katılırlar. Avrupa’daki Kürt derneklerine ve değişik kurumlarına gelip gidenler PKK’li değildir. Hatta birçoğu sempatizan bile değildir. Bazıları dost olduğunu, Kürt mücadelesiyle dayanışma içinde olmak istediğini söyleyerek gelip gidiyor ve eylemlere de katılıyor. Yaptığımız ilk araştırmalara göre, Ömer Güney adındaki kişi de oradaki bir Kürt derneğine gidip gelen, zaman zaman bazı kitlesel-barışçıl eylemlere katılan bir kişidir. Bu düzeyde çok sayıda kişi bulunmaktadır, ancak bunlar partimizin üyesi değildirler. Henüz PKK sempatizanı bile sayılamayacak bir kişiye “üyedir” demek çok yanlıştır. Eğer kendisi böyle yanlış bir bilgi vermişse, o zaman kasıtlıdır ve daha fazla üzerinde durmak gerekmektedir. Bu yanlış bilgi Savcılığın yaptığı açıklamada ifade ettiği diğer detaylarla birlikte ele alındığında bu kişinin durumunun daha ciddi olduğu açığa çıkmaktadır.
Askeri eğitim görmeyen bir kişinin bu kadar profesyonel bir cinayeti işlemesi mümkün değildir. Bu durumda ya söz konusu kişi oldukça eğitilmiş bir kişidir ya da cinayete katılan başka profesyonel kişiler vardır. Bu nedenle üzerinde iyi durmak ve olayın tüm boyutlarını açığa çıkarmak büyük önem taşımaktadır.
Mevcut bilgilere göre, bu kişinin dışarıdan sızdırılmış ve 2 yıldan beri çalıştırılan görevli bir kişi olma ihtimali yüksektir.
Hareketimizin derin bir komployla karşı karşıya olduğu açıkça ortadadır. Hem simgeleşmiş bir yoldaşımızı ve yanındaki değerli 2 Kürt kadrosunu hunharca katletme, hem de iç çatışma görüntüsünü verdirerek hareketimizi hedef haline getirme senaryosunun tertiplendiği ihtimali çok yüksek bir olasılık olarak gündeme girmiştir. Eldeki bulgular bu yönlü önemli ipuçlarını sunmaktadır.
Fransız yargısından beklentimiz olayın peşini bırakmaması ve bu olayın arkasındaki güçleri açığa çıkarmasıdır.
Biz şimdiye kadar Türk devletinin lider kadrolarımızı tasfiye etmek amacıyla içimize gönderdiği ve gelip bir üye gibi katılım yapan onlarca kişiyi açığa çıkardık ve bunların bazılarını kamuoyuna da açıkladık. Türk devletinin dışarıdan yönelimlerle sonuç alamadığı için içeriye ajan sızdırarak sonuç alma taktiğini geliştirdiğini iyi biliyoruz. Şimdi bu konuda Türk devletinin böyle bir yönteminin olduğunu bilmek gerekiyor. Bunu dikkate almamız lazım. Bunları göz önünde bulundurarak Fransız yargısının ve savcısının yürüttüğü soruşturmanın sonuçlarının kesinleşmesini beklemek gerekiyor. En önemli nokta ise bu kişinin bağlantılarını açığa çıkarmak ve kimin yönlendirdiğini tespit etmektir. Bize göre, eğer bu kişi tetikçi olarak kullanılmış ise olayı kimin yaptığı ve yönlendirdiği hemen hemen kesindir.
Şimdi bu konuda dikkat çekici bazı hususlar vardır. Bu hunharca suikastın duyulmasından 1 saat sonra AKP Sözcüsü Hüseyin Çelik “iç infazdır” dedi. Daha sonra Başbakan ve bazı AKP yetkilileri benzer şeyleri ifade ettiler. Fransa savcılığının açıklamasından bir kaç saat önce AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, Almanya’da da benzer olayların yaşanabileceğini kamuoyuna açıkladı. Bu kadar peşinen yargıların gelişmiş olması, bunların bir şeyler bildiği ve hedef şaşırtmaya çalıştıkları kuşkusunu güçlendiriyor. İlk saatten itibaren olaya “iç infaz” diyerek yönlendirmeye çalışmalarının altında ne vardır? M. Ali Şahin neye dayanarak Almanya’da benzer olayların olabileceğini söylüyor. Bunların hepsi dikkat çekici şeylerdir.
Bu olaya karar verenlerin Kürt halkının düşmanları olduğu kesindir. Bu olay, Kürdistan halkının üzerindeki soykırım ve sömürgecilik politikasından ayrı değerlendirilemez. Bu çerçevede iki ihtimalden bahsetmek mümkündür:
- Bilindiği gibi AKP Hükümeti bir buçuk yıldan bu yana hareketimize karşı bir topyekun savaş sürdürmektedir. Bu topyekun savaş çerçevesinde hareketimizin lider kadrosunu tasfiye etme konseptini planladığını biliyoruz. Bu çerçevede ülke içerisinde girdiği birçok çabası boşa çıkarılmıştır. “Çok boyutlu entegre stratejisi”nden bahsediliyor ve bu stratejinin bir boyutu hareketin lider kadrosunu tasfiye etmektir. Bu yüzden çok yüksek bir olasılık, Paris katliamının mevcut hükümetin yürüttüğü “entegre stratejisi”nin bir parçası olarak gerçekleştirilmiş olması durumudur. Belki bu, son olarak İmralı’da başlatılan görüşmelerin açıklanmasının ardından verilmiş bir talimatla olmayabilir. Zaten böyle bir eylemi yapanların, bunun hazırlıklarını 1-2 haftada yapmaları çok zordur. Bu saldırı, en azından bir yıl öncesinden verilen karar ve hazırlık temelinde gerçekleştirilmiş bir saldırıdır. Yani hareketin Avrupa’daki lider kadrosunu tasfiye konsepti çerçevesinde önceden verilmiş bir karar olarak yapılmış bir saldırı olduğu ihtimali çok yüksek bir olasılıktır.
- NATO Gladiosu’nun Türk Gladiosu’yla birlikte bu saldırıyı gerçekleştirme ihtimalidir. Ki bu Gladio’nun Fransa ayağı da vardır. AKP’yi aşan ve “derin devlet” diye tanımlanan derin güçlerin Uluslararası Gladio’yla işbirliği içerisinde bu saldırıyı gerçekleştirmiş olma olasılığı da gözardı edilemez.
Her iki ihtimalde de Türk devletinin işin içinde olduğundan hiç bir kuşkumuz yoktur. Sadece mevcut hükümeti aşan ve derin devlet denilen Ergenekon’un mu, yoksa mevcut hükümetin bilgisi dahilinde gelişen Yeşil Ergenekon’un entegre stratejisi doğrultusunda mı gelişmiş bir saldırı olduğu durumu net değildir. Burada Yeşil Ergenekon ihtimali daha yüksek gözüküyor.
Bununla birlikte biz şimdiye kadar birçok kere şunu söylemişizdir: Avrupa ve Amerika Kürt sorununun çözümünü istememektedir. Hatta ben 4 yıl önce Hasan Cemal’le yaptığım bir röportajda da bunu söyledim. Kendisinin dikkatini çekmişti ve ikinci kez sormuştu. O zaman nedenini izah etmiştim. Biz Avrupa’dan ve Amerika’dan yana Kürt sorununun çözümüne ilişkin herhangi bir çaba görmüş değiliz. Onlar daha çok şiddet eksenli çözüm tarzını desteklemişlerdir. Bu anlamda hep Türkiye’nin şiddet politikasını desteklemiş sürekli imkan yaratarak, operasyon, teknik ve istihbarat sunma biçiminde çatışmayı tahrik eden bir çizgiyi izlemişlerdir. Yani çözüm ve barışı değil, çatışmayı çıkarlarına daha uygun görmüşlerdir. Bu açıdan İmralı’da başlatılan görüşme sürecini sabote etmek amaçlı uluslararası bir gücün de bu saldırının arkasında olma ihtimali gözardı edilemez.
Sonuç olarak bu olayın tetikçisini tespit etmek ve arkasındaki güçleri açığa çıkarmak bizler açısından çok önemli ve hayati bir sorundur. Özellikle şuanda Türk devletinin başlatmış olduğu diyalog sürecindeki gerçek niyetini anlamak açısından çok çok önemlidir.
Öncelikle bizler, PKK olarak bu olayın açığa çıkması için bizden ne isteniyorsa yerine getirmeye hazırız. Yani Fransız devlet yetkilileri ya da ilgili savcılık kurumları istedikleri yeri soruşturabilirler, istedikleri araştırmayı yapabilirler. Bu konuda biz de kendilerine tüm olanakları sunar, her türlü kolaylığı sağlarız. Yeter ki samimiyetle olayın açığa çıkarılması hedeflensin.
Ancak bu konuda şunları belirtebilirim: Bir kere “iç hesaplaşmadır” biçimindeki söylem kesinlikle bir saptırmadır. Bu daha çok Türk devletinin sürekli bir biçimde dillendirdiği bir olgudur. Ben burada tüm dostlara ve tüm halkımıza büyük bir içtenlikle şunu söylemek istiyorum: Bu olay asla ve asla bir iç sorun değildir. Kesinlikle ve kesinlikle düşman güçlerin gerçekleştirmiş olduğu bir saldırıdır. Hareketimizde herhangi bir iç sorun yoktur, herhangi bir gruplaşma durumu söz konusu değildir. Bu tamamen Türk devletinin kara propagandası çerçevesinde hareketimize dönük geliştirilen içi boş bir senaryodur. Bu açıdan bu olayın bazı iç gruplaşma veya çelişkilerle izahat edilmeye çalışılması art niyetli bir çabadır.
Bu saldırıyı ancak sadist, Kürt halkına düşmanlık duygularıyla donatılmış kişiler yapabilir. Devamı gelecek olan bir konsept çerçevesinde gerçekleştirilmiş bir saldırı olduğu anlaşılmaktadır.
Bu olayın açığa çıkarılmasının öneminden bahsettiniz. Açığa çıkmasının nasıl bir önemi var?
Sürecin yönünün tayin edilmesinde önemli bir yeri olacaktır. Bizler öncelikle bu olayın çok boyutlu entegre stratejisi çerçevesinde mi, yoksa başka bir konsept dahilinde mi gelişmiş bir olay olduğunu öğrenmek istiyoruz. Çünkü birbirini tamamlayan olgular vardır: 31 Aralık günü Lice’de gerçekleşen saldırıda 10 yoldaşımız şehit edilmiştir. Bu 10 yoldaşın hepsi kadro ve militan düzeyindeydi. Bunların içerisinde Numan (Ertem Karabulut) arkadaş eyalet sorumlusuydu. Bizim sistemimizdeki bir eyalet sorumlusunun düzenli ordu sistemindeki karşılığı general düzeyidir. Yani Numan arkadaşımız da hedeflenecek olan lider kadroların listesinde yer alan bir kimsedir. Şimdi 31 Aralık’ta Numan arkadaş vuruluyor, 9 Ocak’ta Sakine Cansız yoldaş vuruluyor, 14 Ocak’ta ise Medya Savunma Alanları’na dönük hareketimizin lider kadrosunu da hedefleyen çok kapsamlı hava saldırıları gerçekleştiriliyor. Bütün bunları bir araya getirdiğimizde aslında bunun bir konsept olarak işlemekte olduğunu görüyoruz. Özellikle Paris gibi bir yerde işlenen bu cinayeti tertipleyenler hem hareketimize büyük bir kadrosal darbe vurmak, hem de iç çatışma gibi gösterip hareketi Avrupa zemininde hedef haline getirilmesini planlayan, daha derin bir planlamadır. Dolayısıyla bu olayın açığa çıkarılması ve netleştirilmesi, hem gerçeklerin açığa çıkarılması açısından hem de mevcut yürütülen görüşme sürecinin gidişatı açısından da büyük önem taşımaktadır.
Bu konuda şunu da belirtmek istiyorum: Eğer AKP bu işin içinde yoksa o zaman o da bu olayın netleştirilmesi için imkanlarını açmalı ve etkisini kullanmalıdır. Çünkü mevcut gidişat AKP’yi göstermektedir. Bu açıdan bu olayın açığa çıkartılması mevcut durumların netleştirilmesi için çok önemli bir durumdadır.
Öcalan ile görüşme süreci devam ediyor. DTK heyetinin ziyaretinin ardından basına yansıyan bir çerçeve söz konusu. Ne oluyor?
İmralı’da gelişen diyalog ve görüşme süreci önemlidir. Eğer Türk devleti tarafından ciddi bir yaklaşım geliştirilirse demokratik çözüm sürecine dönüşebilir. Mevcut durumda koşullar buna müsaittir. Her zaman Önderliğimize tam olarak güvendik, şimdi de tam olarak güveniyoruz. Biz, Önderliğimizin Sayın Ahmet Türk ve Sayın Ayla Akat’la yapmış olduğu görüşmede ifade ettiği çerçeveyi doğru ve yerinde görüyoruz.
Bu çerçevenin ruhuna uygun olarak pratik adımların atılması da önemlidir. Bu konuda hükümetin ve parlamentonun yapması gerekenler vardır. Neleri yapması gerektiği konusuna girmeyi burada gerekli görmüyorum. Önderliğimiz bu çerçeveyi ve nelerin yapılması gerektiğini koymuştur, ilgili taraflar da bilmektedir. Fakat özellikle diyalog sürecinden çıkıp bir çözüm ve müzakere sürecine dönüşmesi için tarafların atması gereken adımları zamanında atması ve sorumlu yaklaşması burada büyük önem taşıyor. Bu konuda her iki tarafın atması gereken adımları atmayıp da sadece bir taraftan adımların atılmasını beklemek, herhalde doğru ve adil bir yaklaşım olamaz. Dolayısıyla bu konuda tarafların adil ve samimi yaklaşmaları sürecin karakterini belirleyecek olan bir niteliktedir. Eğer hükümet ve bir bütünen devlet tarafı üstüne düşenleri yaparsa biz hareket olarak demokratik çözümün kalıcı bir çözüme ve barışa dönüşmesi için yapılması gerekenleri yapabilecek güç ve iradeye sahibiz.
Ancak içinizde değişik tutumlardan Sayın Öcalan’ı esas alıp almayacağınıza kadar birçok tartışma yapıldı. Bunlara ne diyeceksiniz?
Türk devleti, basın-yayın çevreleri ve zaman zaman da bizzat hükümet temsilcileri tarafından ifade edilen bu tür söylemlerin hepsi, Özel Savaş Dairesi tarafından kara propaganda amaçlı üretilmiş söylemlerdir. Bugün hareketimizde böyle bir sorun yoktur. Hareketimizi yöneten 31 kişilik bir Yürütme Konseyi var, ben de bu Yürütme Konseyi’nin bir sorumlusuyum. Bizde oluşmuş bir Başkanlık sistemi var. Bugün hareketimizin bütün pratiği bu Yürütme Konseyi Başkanlığı sistemin denetiminde, onayında ve perspektifleri temelinde gelişmektedir. Nereyle ilişki kurulacaksa, kime ne söylenecekse Başkanlık Kurumu’nun bilgisi dahilinde gelişmektedir. Bunun Kandil’i bunun Avrupa’sı yoktur. PKK Hareketi ve KCK sistemi tek vücuttur. Onun Başkanlık ile Konsey sistemi var ve diğer tüm bileşenleri disiplin içerisinde buna göre hareket etmek durumundadır. Yekvücuttur ve kesinlikle Önder Apo çizgisini esas alır. Eğer gerçekten bir çözüm süreci isteniyorsa artık bu psikolojik savaş üslubunu ve bakış açısını bir tarafa bırakmak gerekiyor. Bu konuda tarafların birbirine saygı duyması ve doğru tanımlaması önemlidir. Eğer barış yapılmak isteniyorsa, o zaman savaş dili değil, barış dilini kullanmaları gerekiyor.
Bir kere PKK’nin belli başlı özellikleri vardır.
- PKK demokratik bir harekettir.
- PKK’de kimsede para yoktur; sadece mali kurumda para vardır. Kimsenin malı mülkü yoktur.
- PKK’de dervişane diyebileceğimiz bir mütevazı yaşam esastır. Kimsenin lüks ve özerk yaşaması söz konusu değildir.
- PKK’de bölgecilik, parçacılık yoktur. PKK’ye katılan herkes Kürdistanlıdır sadece.
- Disiplin çerçevesinde rapor-talimat sistemini esas alan, güçlü denetimi bulunan bir örgütlenme yapısına sahiptir.
Bölge denkleminde bir güç olan PKK’nin, bölge güçleriyle ilişkileri elbette vardır. Ama bunların hepsi PKK merkezinin denetiminde Başkanlığın kontrolü ile sürer.
Bir önceki röportajımızda İmralı görüşmelerine dönük sarf ettiğiniz kimi sözleriniz çeşitli kesimler tarafından “sizlerin de görüşmelere katılmak istediğiniz” biçiminde yansıtıldı. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?
Bizim adımıza, yani KCK adına Önder Apo’nun görüşmesi yeterlidir. BDP ayrı bir siyasi oluşumdur, o da kendi rolü çerçevesinde elbette sürece ve görüşmelere dahil olabilir.
Biz, “biz de görüşmelere katılmalıyız” gibi bir şey söylemedik. Ancak bize düşen bölümleri, yani teknik ve uygulama sorunlarını çözmek üzere, İmralı’daki görüşmeler paralelinde elbette ki farklı departmanlar oluşturulabilir. Bunlar, gereği gibi yapılır.
Bizim söylediğimiz şudur: “Stratejik kararlar ve değişim süreçlerinin uygulanması için Önderliğimizin bizlerle tartışabilme olanağının yaratılması gerekiyor. Yani Önder Apo bizlerle direkt diyaloga geçebilmelidir. Sadece dar yönetimle değil, geniş yönetim yapısıyla, Kadın ve Gençlik hareketleri gibi bileşenlerle, yine gerilla güçleri ve komutanlıklar da söz konusudur. Eğer stratejik bir değişim söz konusuysa o zaman Önderliğin bizzat devreye girmesi gerekiyor.”
Biz bunu söylüyoruz. Bunun doğru anlaşılması gerekiyor.
Zaten devletin ilgili kurumu, çeşitli kanallarla bize de ulaşmaya çalıştı. Fakat biz yeşil ışık yakmadık. Öyle bir talebimiz de yoktur.
Eğer siz Önderliğimizi tüm bir hareket ve Kürt halkı üzerinde sözü geçerli olan bir lider olarak görüyorsanız, bu lider niye tecrit altında kalsın ki? Ancak onun sağlık, güvenlik ve serbest hareket etme olanaklarının yaratılmasıyla köklü ve kalıcı bir toplumsal uzlaşma zemini gelişebilir. Yoksa sen liderliğini tecrit altında tutacaksın, sadece bir TV vermekle yetineceksin, savaşçı güçlerini operasyona tabii tutacaksın, siyasi güçlerini de tutuklayacaksın, sonra da “çözüm geliştiriyoruz” diyeceksin. Böyle çözüm gelişmez. Bu ne biçim bir çözüm anlayışıdır? Bu konuda bizlerin doğru anlaşılması önemlidir.
Başbakan’ın Kürt sorununu tanımadığını dile getirmesini böylesi bir süreçte nasıl değerlendirmek gerekir?
İster tanı ister tanıma; TC devletinin bir Kürt sorunu vardır. Bu sorun Kürtlerin değildir, Cumhuriyet’indir. Yani bu tanıyıp tanımamayla ilgili bir şey değildir.
Eğer Başbakan, “anadilde eğitim hakkı ülkeyi böler” derse biz sorunu nasıl çözeceğiz? Eğer TC Parlamentosu Kürt halkının varlığını kabul etmezse biz neyin barışını yapacağız? Kısacası ortada bir halk vardır, bir millet vardır; bu halkın halk olmaktan kaynaklı doğal hakları vardır. Kürt halkının bir halk olarak, bir millet olarak varlığı bir gerçektir. Bunun anayasal düzeyde kabul edilmesi çözümün temeli olmak durumundadır.
Türkiye sınırları içerisinde Kürt haklarının verilmesi; eşit-özgür bir yaşam sisteminin kurulması çerçevesidir. Elbette Kürt halkının kendi özgünlükleri vardır. Yasamasıdır, özerkliğidir bunlar elbette ki muhafaza edilecektir. Bunlar elbette ki olması gereken hususlardır. Kalkıp işte, “bağımsızlıktan vazgeçti, şimdi de özerklikten vazgeçti, o zaman silahlı mücadele niye” diye çıkarsama yapmak sorunu saptırmaktır. Kimse herhangi bir şeyden vazgeçmiyor. Burada oluşan şey, iki halkın bir arada ortak yaşama formülasyonunun geliştirilmesidir. Bir halkın kendi kültürünü, kendi dilini, kendi toplumsal özgünlüğünü ve tarihsel gerçekliğini doğru yaşaması gerekmektedir. Bu da özgünlüğü ve özerkliği gerektirir. Bunun dışında bir formülasyon yoktur. Bunun dışındaki formülasyon, asimilasyondur.
Kısaca, sorunun çözümüne doğru yaklaşılırsa, çözüm elbette ki mümkündür. 1921 Anayasası ile o zaman Meclis’te karar altına alınan Kürt reformunun da temel bir çerçeve yapılabileceğini düşünüyoruz.
Mevcut hükümette sorunun çözümüne dönük ciddi bir yaklaşım var mı?
AKP Hükümeti’nde sorunun çözümüne dönük samimi ve güven veren bir yaklaşımı pek göremiyoruz. Söyle ve üslup ile İmralı görüşmelerinin açıklanmasından bu yana olan pratiği yan yana getirildiğinde ciddi kuşkuları hissetmemek mümkün değildir. Her şeyden önce Başbakan’ın mevcut durumda bize dayatmak istediği şey, işi yokuşa sürme üslubudur.
Şunun doğru görülmesi lazım: PKK hareketi bugün Ortadoğu bölgesinde güçlü bir aktördür. Güçlü bir pozisyonda olduğu gibi, PKK felsefesinde baskılar karşısında boyun eğme ve geri adım atma yoktur. PKK tek kişi de kalsa direnir ve asla teslim olmayı kabul edemez. Ama Başbakan’ın bize dayattığı teslim olmadır. Geçmişten bu yana zaten Türk hükümetleri hep bunu yaptılar. Dersim’de de bu oldu, Şêx Said İsyanı’nda da bu oldu, Ağrı İsyanı‘nda da bu oldu. En son Kenan Evren’den bu yana bize hep söylenen, “ya gelip teslim olacaksınız, ya yok olursunuz ya da çekip gidersiniz”dir.
Şimdi Başbakan Erdoğan da bunun dışında bir şey söylemiyor. Biraz daha işin kurnazlığına gidiyor. “Kürt kardeşlerimi seviyorum” diyor.
Diliyle eğitim yapmasını yasaklamışsın. Kültürünü geliştirmeyi ve tarihini öğrenmeyi yasaklamışsın, ülkesinin adını yasaklamışsın. Şehirlerin, kasabaların, köylerin gerçek adlarını yasaklamışsın. Geçmişini unutturmak, kökünü kazıtmak istiyorsun. Bunun için devletin uyguladığı soykırım sistemini farklılaştırarak günlük olarak uyguluyorsun. On bin insanı salt Kürt olduğu için, “örgütlenme yapmışsın” diye tutukluyorsun. Şurada burada çocuklarını katlediyorsun. Salt onurlu ve kimlikli duruşa sahiptir diye onlara zulmü reva görüyorsun. Zorla, Türk olmasını dayatıyorsun, ardından da “kardeşlerim sizi seviyorum” diyorsun. Bu ne biçim sevmedir? Severek öldürme mi olur? Bununla kimi kandıracaksınız? Ortada ciddi bir sorun vardır, ciddi bir olgu vardır. Kürt milleti vardır, bu milletin hakları vardır. İki de bir “terör” deyip ortaya çıkıyorsun. Peki, kim kime karşı terör uyguluyor? Suriye’ye, “60 bin kişiyi devlet terörüyle öldürdünüz” diyorsunuz. Peki, aynı şeyi siz de Türk devleti olarak yapmadınız mı? Siz de 40 bin kişiyi öldürmediniz mi? Tek farkı Suriye iki yılda yaptı, siz 20 yılda yaptınız. Kürt halkı devlet terörünün baskısı altındadır. Seviyorsanız bu baskı, bu zulüm niye?
Açık ki sömürgeci zihniyetin hakim olma ve buyruk verme tarzında yaklaşarak bu sorun çözülmez. Daha önceki hükümetler de bunu çok denediler. Onlar Kürt sorununu çözemediler, kendileri çözüldüler. Şimdi de aynı tarzda yaklaşılmamalıdır.
Bütün bu gerçekler ışığında yaklaştığımızda AKP hiçbir biçimde güven vermiyor. Bu noktada Paris saldırısının arkasındaki konseptin ve güçlerin açığa çıkarılması çok büyük önem taşıyor.
Tehdit edeceğinize, sürekli aşağılayacağınıza ve küfürler savuracağınıza, bu yüz yıllık sorunun nasıl çözüleceği konusunda karar almanız ve adım atmanız gerekiyor.
Belki yanlış bilgilendirmeler de olmaktadır. Başbakan da bunlara inanarak kalkıp bize, “haydi terk edin burayı” diyor ve bunu dayatıyor. Kim kimi ülkesinden kovuyor? Burası bizim ülkemizdir. Siz dışarıdan gelmişsiniz, ülkemizde işgal kuvvetisiniz. Terk edecek olan biri varsa, o da sizsiniz. Tamamen zora dayanıp sırtını dış güçlere vererek, NATO’ya vererek ve teknik gücüne dayanarak bir halkı dize getireceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bu halk dize getirilemez! Bu halk sizin karşınızda diz çökmez. Bu halk boyun eğmeyecektir, direnecektir, sonuna kadar direnecektir!
Eğer bu akılla giderseniz 2013 yılı daha kapsamlı bir savaş yılı olur ve o zaman gerçekleri daha iyi görürsünüz. PKK şimdi 2013 yılında sonuç alıcı, kapsamlı bir hamleyi geliştirmenin bütün olanaklarını yakalamıştır. Açıkça söyleyeyim, PKK bazı teknik imkanları da yakalarsa sizin hiç hesap etmediğiniz, hiç düşünemediğiniz sonuçlarla karşı karşıya gelmeniz işten bile değildir. Eğer şiddette ısrar edilirse önümüzdeki süreçte yaşanacak gelişmelerle bunu herkes görür. Ama böylesi çok kapsamlı, hatta beraberinde aşırı yıkımları getirebilecek bir savaş süreci öncesinde eğer devlet gerçekten çözüme yaklaşacaksa biz çözüme varız. Yoksa biz sonuna kadar direneceğiz ve sonuç almayı hedefleyeceğiz.
Açıkça söylüyorum; bölge kaynıyor. Bölgenin bu kaynama süreci içerisinde Türk devletinin de, AKP’nin de zorlandığını biliyoruz. Gerçek bu. Yani AKP’nin ABD, NATO projesi çerçevesinde Ortadoğu’da rol oynaması ve bölgesel güç olması için PKK’nin yürüttüğü direnişin durması gerekiyor. Bunun Kürt haklarının verilmesi temelinde durdurulması mümkün ama bunu zorla asla durduramazsınız. Siz PKK’nin mevcut oluşturmuş olduğu direniş rezervlerini 30 yıl daha savaşsanız da ortadan kaldıramazsınız. Gelişmeleri doğru okumak bu noktada önemlidir. Çünkü doğru okunmazsa yanlış sonuçlara gidiliyor.
Biz çözümden yanayız. Demokratik çözümü isteriz. Ama biz kimseye teslim olmayız.
Başbakan Erdoğan’ın “PKK veya BDP Kürtleri temsil edemez” sözlerine ne diyeceksiniz?
Şimdi zaten temel sorun devletin sömürgeci mantıkla Kürt halkının temsilcilerinin ortaya çıkmasını kabul etmemesi sorundur. Devlet hiçbir zaman Kürt halkının temsilcilerini tanımadığı gibi, temsilcilerini ya tutuklamış ya da idam etmiştir. Dolayısıyla bugün Erdoğan’ın çıkıp “ben kimseyi temsilci kabul etmem” demesi, öteden beri var olan sömürgeci mantığın devamı olmaktadır.
Kürt halkının temsilcisinin kim olduğunu Erdoğan değil, Kürt halkının kendisi belirler.
DENİZ KENDAL / ANF/BEHDİNAN