Önder Apo Kürt-Türk ilişkilerinde bir güven ortamı yaratmak ve barışı kalıcı kılmak için çok uğraştı. 1993’ten beri ateşkesler ilan etti, siyasi yöntemlerle sorunu çözmek istedi. Eşme ruhu diyerek Rojava da dahil Ortadoğu’da Kürt-Türk ittifakını öngördü. Bunu Türk yöneticilerine ısrarla dayattı. Ancak Erdoğan ve emrindeki AKP bütün barışçıl ve siyasi çözüm yollarını bir tarafa iterek klasik, geleneksel Kürt inkarını ve imhasını tercih etti.
24 Temmuz 2015’ten beri Erdoğan ve AKP devletin bütün gücünü kullanarak Kürt halkına saldırmaya devam ediyor. Rojava Kürtleri Türk devletiyle iyi komşuluk ilişkileri içinde olmak istediklerini açıkladı. Buna rağmen Erdoğan ve şürekası Rojava Kürtlerini de düşman ilan etti. DAİŞ eliyle onlara saldırdı. Ancak tasfiye başarılamayınca direkt Türk ordusu Suriye’ye sokuldu. Türk ordusunun ve hükümetinin tek bir hedefi vardı; Rojava’daki kazamınları ortadan kaldırmak ve Kürtlerin herhangi bir statüye sahip olmasını engellemekti.
AKP Ortadoğu’da yalnız kalmıştı. Bu sekliyle Kürtleri yenmesi olanaksızdı. Bunun için “dostlarımızı çoğaltmak ve düşmanlarımızı azaltmak” söylemi altında hızla politika değiştirmeye gitti. Baş düşman, daha doğrusu tek düşman Kürtlerdi. Kürtleri ezmek için hemen İsrail ve Rusya’nın ayaklarına kapandılar. Bin yıllık kardeşlikten söz edenler İsrail ve Rusya’yla Kürtlere karşı birleşmekten hiç sakınmadılar. Bölgedeki devletlerle çelişkileri ne olursa olsun Kürtlere karşı hiç tereddüt etmeden Erdoğan hemen anlaşıyor.
Erdoğan ve MGK, PKK ve PYD’nin Irak ve Suriye’deki tüm varlıklarını ve kazanımlarını hedeflediklerini bir kez daha ilan ettiler. Suriye sınırlarımızda bir Kürt oluşumu veya kemerini asla kabul etmeyiz diye hep söylüyorlar. Daha önce bu sınırların önemli bir kesimi DAİŞ‘in elindeydi. AKP hiç bir rahatsızlık göstermedi. Hangi melanet veya kavim olursa olsun, yeter ki, Kürtler olmasın zihniyeti Ankara’dakilere hakim.
Dışarıda bu kadar ırkçı ve düşmanlığa dayalı bir politika ve ittifaklar oluşturan AKP ve Erdoğan içeride de buna uygun bir saldırı ve yapılanma içinde. 7 Haziran seçimlerinden beri Bahçeli açıktan politikayı yönlendirdi. Erdoğan’la ortaklaşarak seçimleri iptal ettiler. Bir darbe mekaniği ve terör ortamında seçime giderek iktidarı gasp ettiler. Bunun devamı olarak savaş tırmandırıldı. Kürtlerin bütün kazanımları ve örgütlenmeleri hedeflendi. OHAL tam bir savaş mantığıyla ve fırsata dönüştürülerek Kürtlere karşı sınır tanımadan kullanılmaya başlandı. Halkın desteği ve oylarıyla kazanılan belediyelere el konuldu. Milletvekilleri dokunulmazlıkları kaldırılarak içeri atıldı, hiçleştirilmeye çalışıldı. Demokratik kazanımlar, basın organları, aydınlar ve yazarlar hedeflendi.
Erdoğan bütün demokratik kaygıları ve hukuku bir tarafa atarak AKP-MHP ve Ergenekon ittifakını oluşturdu. Bu ittifakın bir gereği olarak da bugün sözde yeni bir anayasa yapmak istiyorlar. Daha önceki anayasaları genelde askerler, darbeciler yapmıştı. Anayasalar normalde birer toplumsal sözleşmelerdir. AKP bir toplumsal sözleşme hazırlamak yerine ırkçı faşist bir savaş cephesi kurarak anayasa yapmak istiyor. Kürtleri, sol güçleri ve demokratik çevreleri dışlayarak otoriter ve faşist bir anayasa yapmak yolundalar. Tam bir fırsatçılıkla, yangından mal kaçırır gibi ağır bir savaş ve OHAL ortamında sözde anayasa yapacaklar.
Erdoğan şimdi AB’yi de hedeflemiş durumda. Nedeni ise milletvekillerinin ve belediye başkanlarının hapse atılması, basın üzerindeki baskıları eleştirmeleri. Demokrasi diye sıradan bir anlayışı ve terbiyesi olan birisi bu yönlü eleştirilerden rahatsız olmaz. AB zaten başından beri pragmatik ve oportünist davranıyordu. Faşizmi ve diktatörlüğü savunması ve desteklemesi tüm değerlerini inkar anlamına gelecekti. Bu açıdan fazla bir yaptırım değeri ve ağırlığı olmayan eleştirilere bile Erdoğan tahammül etmedi ve AB’ye hakaretler yağdırdı. Bu tek yanlı dayatma ve bildiğini okumaya AB’nin aldığı tutum ise müzakereleri dondurma oldu. AKP yetkilileri bu kararları da yok hükmünde saydıklarını açıkladılar. AB’yi teröre destek vermekle itham ettiler.
Erdoğan-Bahçeli ittifakı savaşa ve imhaya o kadar kilitlenmiş ki, herhangi bir gevşeme, eleştiri veya muhalif bir ses ortaya çıkmasın istiyorlar. Bunun için ekonomik krizi ve ağır faturayı da göze almışlar. Halktan ne kadar gizlemeye çalışsalar da böyle bir savaşın ekonomiye ciddi bir yük bindireceği açıktır. Göstergeleri ortaya çıkmaya başladı. Bunu da yine psikolojik savaş yöntemleriyle dış güçlerin ayak çelmesi olarak lanse etmeye çalışıyorlar. Ayrıca Suriye’de Bab’ı, Mimbic’i alırım diye saldırılarını sürdürdü. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ABD ile Rakka operasyonuna katılırken Türk güçleri de onları arkadan vurmayı sürdürecek. Mimbic için SDG yüzlerce şehit ve yaralı verdi. DAİŞ’ten aldığı bölgeyi Türk işgalcilerine ikram edecek! Türk güçleri Bab’ı alıp Suriye içinde ilerleyecek. Cerablus’u DAİŞ direnemeden teslim etti. Türk hükümeti teslimata alıştı anlaşılan. Suriye uçakları askerlerini vurunca afallayıp pustu. Adeta duaya çıktılar ki, Rusya biz vurmadık, desin.
Suriye’de SDG daha sert bir direniş mevziisi oluşturacaktır. Bunu başından beri yapmalıydı. Arap halkıyla, yurtsever güçlerle ittifaklarını kurup bu ırkçı işgalcilere orayı batağa dönüştürmek gerekiyordu. Bu gecikmeli de olsa gerçekleşecektir. Kürtleri ezmek ve elde ettikleri tüm kazanımları ortadan kaldırmak için varını yoğunu savaşa yatırmış Türk hükümetinin karşısına daha büyük ve yaygın bir direniş çıkacaktır. Bu savaşın faturasını sadece Kürtler ve bölge halkları ödemeyecek, Türk ırkçılığı da dersini alacaktır.