Taksim'de olanlar kuşkusuz, sırf bir ağaç kesme eylemine karşı duruş değildir. Hükümetin "yüzde 50 oy aldım" bahanesi ile halkın yaşamına müdahale edilmesi, yaptım oldu anlayışı, yıllardır suskun olan halkın sabrını taşırmasıdır.
Sanatın içine tükürülmesi, resimleri ucube olarak nitelendirmek, yapılan heykellerin yıkılması, Nû resimlerin üzerlerinin örtülmesi, dizi, içki yasağı, kadınların kaç çocuk doğuracağına başbakanın karar vermesi, medya patronlarına talimat vererek gerçekleri yazan basın mensuplarının işlerine son verdirmek… Açıkçası yaşamın her alanın Tayyip Erdoğan'ın kendi isteği doğrultusunda tasarımlaması. Halkla inatlaşmak. Yapılan demokratik talepleri göz ardı etmek, "tencere tava hep aynı hava" diyerek halkla alay etmek, meydan okumak. "Taksim'e cami de yapacağım otel de" inatlaşması ve bunun gibi şeyler. Halka rağmen halk için yaptığını iddia ettikleri şeyin aslında militarist anlayışlardan kaynaklandığı, hükümetin ve devletin genlerinde bulunduğunun göstergesidir.
Katılımcılık, demokrasi, halkın yaşam ve yaşadığı alanlar üzerinde söz ve karar hakkını görmezden gelen, "ben ne yaparsam doğrudur ve kimse itiraz edemez" diyen bir diktatörle karşı karşıyadır bu halk. Geçmişte ülkücülerin solcu eylemcilerin üzerine polise yardım diye saldırdıkları gibi, bugün de "dindar ve kindar" gençler ellerinde çivili sopalarla direnen halkın üzerine saldırmaktadır. Sonra da dönüp dönüp demokrasiden söz etmektedir Tayyip. Ee niyete göre olunca demokrasi, Erdoğan'ın demokrasisi de böyle oluyor işte. Ama biz biliyoruz, bu ülkede öteden bu yana en küçük muhalif sesin, baskılarla zulümle, hukuksuzlukla susturulmaya çalışıldığını.
Sorunlar çözülür deniyor, AVM yapılmayacak, şunu bunu değiştireceğiz mimarlarla ortak çalışacağız vs. vs. Sorun birkaç ağaç değil kuşkusuz, sorun itilip kakılan, dışlanan tüm "öteki"lerin sahaya inip ben de varım diyebilme cesaretini göstermesidir artık.Yasaklarla, yaptırımlarla göçertme, imha ve diğer her türlü şiddet uygulandı bu topluma, görüldü ki, şiddet ne kadar güçlü olursa olsun halkın direnişi karşısında gerilemek durumunda kalmakta geri adım atmaktadır. "Gezi" bunun en yeni örneklerinden biridir.
Gerçi, bu örnekte yanlış şeyler de görmekteyiz, direniş provokatörlere açık alan oluşturmakta "barış sürecini nasıl baltayabiliriz" anlayışı ile davranan kitlelerde güç kazanmaktadır. Yine bu gruplar her zaman olduğu gibi acilen iş başına geçmiş İzmir'de BDP binasına saldırmışlar, Mersin'de, Adana'da ırkçı marşlarla, sloganlarla, bayraklarla Kürt mahallelerinde geçit törenleri düzenlemişlerdir.
Direnişi örgütleyen BDP milletvekilleri olduğu halde, her yerde Kürtlerin bu direnişe katkı sunmadıklarını eleştirenler, direnişe katılan Kürtleri, pazar günü alanlarda yuhalamışlardır. Gönlümüzün istediğinden değil, olması gereken bu ırkçı saldırılara orada faşizme karşı durduklarını söyleyenlerin bu girişimlere karşı durmalarıydı. Çocuklar öldürülürken, köyler boşaltılırken, en son Roboskî'de gençler katledilirken Kürtler ve diğer halklardan bir avuç vicdanlı insanlar on yıllardır direnebildiler.
Şimdi, Türk halkı da faşizmin şiddetiyle yüz yüze kaldı, on günden fazladır direniyorlar, bakalım daha kaç gün direnebilecekler, nasıl bir sınav verecekler...
Türk halkının faşizmle imtihanı
Türkiye günlerdir Taksim Gezi Parkı gündemiyle sarsılıyor. Ülkenin neredeyse genelinde direnişler sürüyor. "Gezi direnişi" on dördüncü gününe girdi. Masum küçük bir grup çevrecinin, doğanın tahribine, hükümetin kendi bildiği doğrultudaki ısrarına karşı durması, direnmesi sonucu başladı. Bu görünürde sahiden pasif bir direnişti. Hiçbir şiddet eylemi olmadığı halde, direnişçilerin sayılarından çok polisin, acımasız, kindarca saldırıları sonucu; insanların zehirlenmesi, dövülmesi, yaralanması işi çığırından çıkardı. Demokratik ülkelerde olması gereken olağan sıradan bir protesto, hükümetin ve Başbakan'ın verdiği tepkiyle büyüdü çoğaldı.