AKP yönetimindeki devlet, 15 Temmuz darbe girişimi ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile birlikte Kanun Hükmünde Kararnameler’le (KHK) memleketi yönetiyor. Cemaat kadrolarının devletten tasfiyesi için kullanılmaya başlanan kararnameler, günün sonunda beklendiği durağa, muhaliflerin, barış isteyenlerin, Kürtlerin, Alevilerin kapısına ulaştı.

KHK’lerden biri de akademisyenlere yöneldi; 93 üniversiteden 2 bin 346 akademisyenin işine bir kalemde son verilmişti. Bunların önemli kısmı, Kürt, demokrat, Marksist veya en azından ‘biraz muhalif’ kimliğiyle tanınan isimlerdi.

Abdurrahman Aydın, 1 Eylül günü akademiden atıldığını öğrenenlerden biri. Adıyaman Üniversitesi’nin akademik kadrosundaydı. Daha önce Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne imza attığı için gözaltına da alınmıştı. ‘PKK ile yaşıt olan’ genç akademisyen, akademiden kovulmasından bir gurur nişanı olarak söz ediyor. İyi ama, bu tavırla tam olarak ne söylemek istiyor?

Abdurrahman Aydın’la başına gelenleri, hissiyatını ve memlekette olup biteni konuştuk.


Öncelikle ‘özgeçmiş’ sorularını savalım... Kaç yaşındasın? Hangi üniversiteyi, ne zaman bitirdin? Nerede, ne zaman, ne üzerine doktora yaptın?

PKK ile yaşıtım. O doğmuş, ben doğmuşum peş peşe. Çocukluğum 12 Eylül ve sonrasına denk geldi. Öyle ki annem bizi öcüyle değil, sıkıyönetim ile korkuturdu. Özellikle de sokakta fazlaca vakit geçirdiğimiz zaman, “Sıkıyönetim gelir, sizi alır bak” derdi. Çocuk imgelemimde sıkıyönetim ‘pîrhewok’ gibi bir şeydi. 

Başarısız bir İstanbul Bilgi Üniversitesi deneyiminden sonra Hacettepe Üniversitesi’nden mezun oldum. Yüksek lisansımı Antik Yunan’daki temel siyasal kavramların değişim-dönüşümlerinin izlerini sürmeye çalışan bir tez ile Ankara Siyasal’da tamamladım. Doktoramı da Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamladım. Hegelci bir bilinç kavrayışından yola çıkıp bilinçteki yarılmaları (Du Bois, Albert Memmi, Frantz Fanon gibi teorisyenlerden geçerek) ortaya koyan, bu yarılmaları Kojeve ve Lacan gibi teorisyenler üzerinden postkolonyal teori dediğimiz alana doğru genişleten bir tez hazırlamak arzusundaydım. Fakat Ege Felsefe’de o kadar bunaldım, o kadar nefes alamaz duruma geldim ki, tezi de dilbilim-psikanaliz ilişkisiyle sınırlayıp bitirdim. Postkolonyal teoriye doğru genişleme, doktoramı tamamladıktan sonra giriştiğim bir iş oldu.


Ve yakın zaman önce KHK ile kovuldun... Gerekçeyle ilgili detay öğrenebildin mi?

Doğrusu hayır. 


Bunca emeğin üzerine bir kalemde akademiden atılmak, ne hissettirdi? Ağır bir süreç değil mi bu senin için? Nasılsın?

Tuhaf gelebilir fakat doğrusunu istersen, listede adımı görünce ahlaken rahatladım. Çünkü Yunanlılardan, fakat özellikle de Platon’dan, onun iyilik ve kötülük kavrayışından çok fazla etkilenmişliğim var. Tutkunun belirli biçimlerini dizginleme; neredeyse herkesin arzuladığı şeyleri arzu nesnesi olmaktan çıkarma ve böylelikle de bunların ölçüt olarak belirdiği iyilik-kötülük denklemlerini boşa çıkarma... Bir yerde Sokrates’e, “Bunlar bana iyilik ve kötülük adına ne yapabilirler ki?” dedirtiyordu Platon. Muhteşem. Çünkü bir insanın iyiliği, toplumdaki geçer akçe değerlerin kurduğu itibar, saygınlık vs. gibi şeyler olarak algılanıyor. (Elbette bunların günümüz toplumlarında kayıtlı olduğu envanter de paranın mantığının kurduğu bir envanter.) İşte Platon, tam buradan söz alarak, hem iyiliği hem de kötülüğü siyasallaştırıyor. O halde yalnızca kendini düşünen biri olarak benim değil, fakat toplumun iyiliği nedir? İyi hayat nedir? Şimdi bu perspektiften bakınca, şöyle bir şey geliyor insanın aklına: Atinalılar söz konusu kötülüğü gerçekte kendilerine mi yapmışlardı, yoksa Sokrates’e mi?


Sokrates bir yana da, daha ilk anda, dedenin bir sözüne atıfta bulunarak, ‘kuyruğu dik tutmaktan’ bahsettin. Tam olarak ne söylemek istiyorsun? Nasıl dik tutulur kuyruk, bu saldırının ortasında?

Rahmetli, 12 Eylül’ün ardından, iki oğlu birden tutuklanınca, kanser oldu da öyle göçtü. Elbette geleneğin dili içerisinden, geleneğin diliyle karşıladığı bir durum içerisinde söylemişti bunları. Fakat ben biraz bükerek kullanıyorum bu ifadeyi. 

İnsan kuyruğunu hasmına karşı değil de dostları yanında dik tutmalı, tutabilmeli. Hani Pir Sultan’ın dediği: “Şu ellerin taşı bana hiç değmez/ İlle de dostun bir tek gülü yaralar beni.” Elbette acele etmemeli; Pir ‘ben’ sözcüğünü kullanıyor diye hemen ‘ben’i merkeze almamalı. Çünkü dostun gülü yaralıyorsa beni, bu açıkça benim gülümün de dostu yaralayabilir olduğu anlamına geliyor. Dostluk eşitliktendir. Pir’in burada kullandığı ‘ben’ sözcüğü, ters çevrilmiş üçüncü tekil şahıstan başkası değil. Zaten “önce can” değil de “önce canan” diyen bir geleneğin Pir’i, herhalde kendini büsbütün merkeze almaz. 

İnsan kendi yüzüne ancak bir başkasının yüzünü hesaba katarak, o başkasının yüzüne bakarak sahip olabilen bir varlık. Utanç da bu kendi yüzünün varlık kazanabilmesi yolunda sanıyorum tek imkan, ama utanmak için yüzüne bakıp bakamayacağını düşündürtecek ‘dostlukları’ olmalı insanın. Dostluk ise eşitlikle kurulan, eşitlikle var olan bir ilişki biçimidir. Dostluk eşitliği var sayar, hedeflemez. O halde her şey bir kenara, insan dostlarının yüzüne bakabilmek için kuyruğu dik tutmalı.


Peki ‘düşman’ ne amaçlıyor bu saldırıyla? Akademi’den sonra öğretmenlere de yöneldiler. Nedir niyetleri?

Çınar Oskay’ın Slavoj Zizek’le yaptığı bir röportaj vardı. (Aydın’ın bahsettiği röportaj şurada: http://www.hurriyet.com.tr/git-ve-sozlerimi-carpit-25359810) Bazen hükümetin politika üreticilerinin bu röportajı okuduklarını, kendilerine ona göre bir yol çizdiklerini düşünüyorum. 

Öyledir ya da değildir, fakat Zizek’in orada söylediklerinin açıklayıcı bir değerinin olduğu kanısındayım. Şöyle bir şey diyordu mesela: “İnsanlar işler berbatken isyan etmez. Devrimler, ayaklanmalar hiçbir zaman böyle başlamaz. Tersine, hayat iyileşirken beklentiler artar. Fransız Devrimi, monarşi çok sert ve acımasızken ortaya çıkmadı. Kral 1750’den beri güç kaybediyordu. Anti komünist ayaklanmalar da öyle. 1956 Macaristan’ında liberal komünist başbakan Nagy İmre zaten iktidardı. Açılma başlamıştı ama yetmedi. Bu sebeple Kuzey Kore’de devrim olmayacak. Bu çok üzücü bir ders. Diktatörlere tavsiyem şudur: Sonuna kadar acımasız olun ve asla geri adım atmayın.” 

Bu tavsiyeye büsbütün uyulmuş gibi görünüyor. Tabii buna bir de geleneksel egemenlik formlarıyla modern egemenlik formlarının iç içe geçişini de eklemek gerekiyor. Yani kolektif cinayetin gösterimselliği ve ritüel biçimini alışı dediğimiz olgu, yani bir kurban ritüeli gibi icra edilen geleneksel öldürme biçimi, modern devletlerin iyice yerleşmesiyle yerini hayaletimsi öldürme biçimlerine (sokak suikastleri, faili meçhul cinayetler vs.) bırakmıştı. Şimdi ikincisinin yeniden bir gösteri biçiminde icra edildiğine tanıklık ediyoruz. Hiç kuşku yok ki her gösterinin bir seyirci kitlesi, gösteriden ‘zevk’ alan bir tüketici kitlesi vardır. Türkiye adına korkunç bir şey bu; çünkü Türk-İslam topluluğu, bu devasa kurban ritüeliyle kuruluyor. Yıkımdan alınan bir zevk bu!


Ama yaygın bir yorum da, “Bu insanları devlete/sisteme bağlayan en önemli kanal, maaşlarıydı. Devlet bindiği dalı kesiyor” diyor. Öyle mi gerçekten? Seni de katarak sorayım: Maaşın kesilince radikalleştin mi? Sosyopolitik sonuçları olur mu bu sürecin?

Kendi adıma, içinde yaşadığımız dünyada, geleneğin, elbette direniş geleneğinin dilini güncelleyerek konum almaya çalışıyorum. Aklıma Köroğlu geliyor: “Ne devlete bel bağla/ Ne varlığa güven gez.” Felsefi bakımdan da Platoncuyum. Düşüncenin erdemi ataklıktır. Eğer düşünme pratiğinin radikalliğini soruyorsan, bu bakımdan değişen pek bir şey olmadı bende. Neyi hakikat biliyorsam onu dile getirdim, önce de, şimdi de. En nihayetinde, hayatı ve gerçekliği anlamaya çalışırken ideolojik tuzaklardan sakınma, yanlış bilinç uğraklarına savrulmama gayreti... Bu ifade bu nedenle hoşuma gitmiyor; çünkü yine en nihayetinde devlete bir çağrısı var: Ey devlet, bindiğin dalı kesiyorsun, kesme! Eğer gerçekten öyleyse, bırakalım kessin ve düşsün. Eğer öyle değilse, zaten ifadenin doğru olmadığı anlamına geliyor bu da. Bu sürecin kendi başına belirleyici bir güce sahip sosyopolitik sonuçlarının olacağını zannetmiyorum; çünkü zaten bunun kendisi, bambaşka bir sürecin sonucu olarak önümüzde duruyor. Olguları doğru okumak istiyorsak, bir sonucuyla yüz yüze olduğumuz o başka sürecin ne olduğunu anlamaya çalışmamız gerekiyor bana kalırsa.


Bir önceki soruda bahsettiğin ‘tüketici kitlesine’ dönersek... Çok enteresan bir toplumsal durum var memlekette. Geçenlerde bir şey duydum mesela: Balıkesir’de bir çay ocağı, her gün dükkanı kapatmadan önce Onuncu Yıl Marşı’nı açıp tüm müşterileri ayağa davet ediyormuş, filan... Böyle bir sürü mesele. Ne oluyor, çıldırıyor mu insanlar? Nasıl tarif ediyorsun bu hali?

Her özne, kendi fantezisinin öznesidir. Mevcut kapitalist üretim-tüketim modeli de durmaksızın arzu üretip bu arzulara sahte doyum nesneleri sundukça, insanlar bu tatminsizliğe bir yanıt olarak fanteziler geliştiriyorlar. Fakat fantezi, bir simgesel sistemdeki temel tutarsızlığı gizleyen bir maske olarak işlev görür ve daima öteki hakkındadır. Ötekini kendi arzusunun önündeki engel olarak görür ve böylelikle ona nefret duymaya başlar. Bundan sonrası da önce simgesel, ardından da reel bir şiddettir. Reel şiddete simgesel şiddetin başarısızlığa uğradığı noktada başvurulur. Gerçekte hepsi hastalıklı arzularla ilgilidir ve bu nedenle simgesel şiddet pornografik bir gösteri biçimini alıyor. 

Tarif ettiğin halleri ‘orji’den daha iyi açıklayan bir sözcük yokmuş gibi geliyor bana. Bir sağcı Türk İslamcısı gibi düşünelim mesela. Hedeflediğimiz her şeye ulaşmış durumdayız. Tüm temsil ve karşı-temsil modelleri göklere çıkarılarak iptal ediliyor. Politik bakımdan özgürleştik, bütünüyle özgürleştik. Baudrillard’ın tabiriyle, tüm ütopyalarımız gerçekleştiği halde, tuhaf bir şekilde, gerçekleşmemişler gibi yaşamayı sürdürüyoruz; bu ütopyalar gerçekleştiyse ve bunları gerçekleştirme umudumuz kalmadıysa, yapabileceğimiz tek şey bunları hiper-gerçekleştirmektir. E bunun da pornografiden başka adı yok; orjinin doruk noktasındayız. Hilal Kaplan, Halime Kökçe gibi kimseleri, ters yüz olmuş bir anlamlama düzeyinde porno yıldızlarıyla çakıştıran da budur: Temsil ile karşı-temsilin üst üste binmesi. 

Bir sağcı gibi düşünmeye devam ederek söylüyorum: Devrimimiz gerçekleşti fakat hiç de beklendiği gibi değil. Daha önce Cumhuriyet’in tüm bilinçaltını kusmakta olduğunu ileri sürmüştüm; mevcut orji durumu içinde de İslamcıların tüm bilinçaltının açığa çıkışına, üstelik pornografik bir gösteri formunda açığa çıkışına tanıklık ediyoruz.


Muhalif kesimde de sanki bir ‘şok’ hali var. Öyle mi? Korkuyorlar mı, anlamaya mı çalışıyorlar, manipüle mi ediliyorlar, nedir?

Bana kalırsa muhalif kesim de bu temsil ve karşı-temsil örüntüsünden payını alıyor. Bir orjiye, ters yüz olmuş bir anlamlama düzeyinde yanıt vermek de nedir? Kelimenin Lacan’daki anlamıyla, narsistik bir zevke yine narsistik bir zevkle karşılık vermenin ne gibi bir yenilik önerebileceğini ben anlamıyorum.


Atılmadan önceden beri bir de, ‘memlekette istisnanın kaide halini aldığını‘ söylüyordun uzun süredir. Bu kaideyi ne bozar?

Yine kendisi, fakat sahtesi değil, hakikisi. Walter Benjamin, ezilenlerin tarihinin, bizim yaşadığımız şeyin sürekli bir istisna hali olduğunu gösterdiğini belirttikten hemen sonra, önümüzdeki acil görevin ‘gerçek olağanüstü halin’ ne olduğunu gösterme görevi olduğunu söylüyordu. Başka bir yol göremiyorum kendi adıma. Temsil ve karşı-temsil modelleri bu kadar üst üste bindiyse, bunları kökten iptal edecek ve böylelikle bu pornografik gösteriye son verecek bir şeylerin arayışında olmamız gerekiyor.


Geçen Twitter’dan Baudrillard’ın bir sözünü paylaştın: “Dünya çılgın bir seyir aldığına göre, biz de dünyaya ilişkin çılgın bir bakış açısı edinmeliyiz.” Böyle bir şeyden mi bahsediyorsun? Memleket özelinde, ‘çılgın bakış açısından’ ne anlamalıyız?

Sözünü ettiğim temsil ve karşı-temsil modellerinin üst üste bindiği bir dünyada, bu dünyayı anlamak için eski temsil ve tasarım kategorilerimizi devreye sokamayacağımız kanısındayım. Her temsilin kendi karşı temsilini ürettiği bir dünyada değiliz artık; her temsil ve tasarım girişimi, kendiliğinden bir karşı temsil olarak beliriyor, yani daha ortaya çıktığı anda kendi karşıtına dönüşüyor. Her rasyonel girişim, daha açığa çıktığı anda irrasyonel! Rasyonel olan adına yola çıkmak, daha baştan bir çıkmaz olarak beliriyor. O halde, kaçınılmaz sonucu irrasyonele varıyorsa, çılgınlaşalım, bu rasyonaliteyi terk edelim. Gerçek istisna halinin çılgınlığıdır elbette bu.


OSMAN OÐUZ / HABER MERKEZİ