Türk milliyetçiliğinin açmazları ve demokratik ulus

Forum Haberleri —

SİNAN YEKBÛN

Türkiye’de birinci cumhuriyetin kurucusu olarak CHP milliyetçiliği, Türk milletini anayasal devlet vatandaşlığıyla aynılaştırır, bu temelde Türk kimliğini bir üst kimlik biçiminde tanımlar ve diğer tüm etnik yapıların ‘Türk millet kimliği’ içine dahil olduklarını savunurdu. Özellikle B. Ecevit ve D. Baykal’ın savundukları görüşler böyleydi. Kürtleri de söz konusu üst Türk kimliğine dahil ederler ve böylece Kürt sorununun bir ‘milli sorun olmadığını’, bir ‘aşiret ve feodalite sorunu olduğunu ve dincilerin bunu kullandığını’ ileri sürerlerdi. Tabi dinciliğin, aşiret ve feodalitenin tasfiyesiyle de Kürt sorununun yok olacağını iddia ederler ve bunu uygulamaya çalışırlardı.

Söz konusu bu görüşün en zayıf yanı, Kürtleri ve diğer milli yapıları inkâr edebilmek için Türk milletinin de tarihsel oluşumunu inkâr etmesi ve Türk milli varlığını TC ulus-devletiyle özdeşleştirmesiydi. Bu biçimde Türk milli varlığını TC Devletinin kuruluşuyla başlatıyor ve Türk tarihini bir biçimde inkâr eder konuma düşüyordu. Yani Kürt’ü inkâr Türk’ü inkâra da dönüşüyor, savunulan görüş anlaşılmaz ve kabul edilmez bir hale geliyordu. Nitekim bu temeldeki aldatma çalışmaları fazla kabul görmedi ve özellikle Kürtlerde ciddi bir taraftar bulmadı.

Türkiye’de ikinci cumhuriyetin kurucusu olan MHP milliyetçiliği ise söz konusu aldatıcı yaklaşımları bir yana bırakarak her bakımdan tek Türk varlığını esas alıyor ve böylece açıktan Kürt ve halklar düşmanlığı yapıyor. Kürtleri ve diğer halkları zorla ve değişik özel savaş yöntemleriyle yok etmeyi ve Türkiye’de homojenleşmiş bir Türk varlığı yaratmayı hedefliyor. Bunun için de Kürtsüz Türk tanımlaması geliştirmeye, bazen Türk varlığı için Orta Asya’yı esas alırken, bazen de Türk-İslam sentezini esas almaya çalışıyor. Mevcut AKP-MHP ortaklığı bu çabayı siyaset ve askerlikten dil, kültür ve sanata kadar her alanda yürütüyor. Özellikle Tayyip Erdoğan ile Süleyman Soylu’nun Kürtlere yönelik son “Yok edeceğiz” tehditleri buradan kaynaklanıyor ve bu anlama geliyor. 1990’lı yıllarda Tansu Çiller ile Mehmet Ağar da bu durumu “Ya bitecek ya bitecek” biçiminde ifade ediyorlardı. Bu çizgi, 12 Eylül 1980 faşist-askeri darbesinin başlatmış olduğu çizgiydi. Nitekim o dönemin MHP Lideri Alparslan Türkeş, 12 Eylül yargılamalarında yaptığı savunmada “Fikirlerimiz iktidarda, ama biz hapisteyiz” demişti. Kısaca 12 Eylül darbe çizgisi esas sistemine AKP-MHP ittifakıyla kavuştu.

Gerçi Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluşundan itibaren Kürt halk varlığını inkâr etti, imha ve yok edebilmek için de her türlü yok edici yöntemi kullandı. Söz konusu iki milliyetçiliğin kesiştiği esas nokta ve hedef buydu. Dolayısıyla bu hedef temelinde her ikisi de birdi. Ancak CHP ve MHP milliyetçiliklerinin Kürtlere yönelik belirttiğimiz farklılıkları da söz konusuydu. Yanı hedef ortak ve aynı olmakla birlikte, bunu gerçekleştirmek için bazı düşünce ve yöntem farklılıkları da vardı. Bu durum bir yerde esas-tali meselesi gibi bir şeydi. Aynı düşüncede olsalar ve aynı yöntemleri kullansalar da öncelik sıralamaları biraz farklı oluyordu. CHP’nin aldatmaya dönük bazı yaklaşımları varken, MHP Kürt halkını yok sayma ve yok etmede son derece açık bir söz ve davranışın sahibi oldu.

Şimdi “Cumhur İttifakı” adındaki AKP-MHP ittifakı, son altı yıldır uyguladığı çok yoğun ve çok yönlü bir özel savaşla Kürt halkını yok etmeye çalışıyor. Bu doğrultuda sözlü ve pratik olarak her türlü saldırıyı yürütüyor, her türlü baskı ve katliam uyguluyor, her alandaki Kürt varlığını düşman ilan edip saldırıyor, Kürtlere dönük her türlü hakaret ve küfrü kullanmaktan geri durmuyorlar. Saldırıyı Kürt özgürlük şehitlerine, onların cenaze ve mezarlıklarına saldırıya kadar vardırdılar. Bu temelde demokrasi düşmanı ve faşist karakterde olduklarını açıkça ortaya koydular. Çünkü Kürt şehitleri, Kürtler için özgürlük sembolü olduğu gibi, Türkiye için de bir demokrasi sembolü olma özelliği taşıyor.

Mevcut AKP-MHP ittifakı Kürtleri yok etme saldırılarını söz konusu siyasi ve askeri boyutlarla sınırlı da tutmuyor. Bununla birlikte Kürt dilini, tarihini ve tüm kültürel birikimlerini de yok eden planlı bir saldırı yürütüyor. Örneğin Kürtçe üzerindeki dil asimilasyonu bu amaçlıdır. Örneğin Hasankeyf’in sular altında bırakılması bu amaçlıdır. Bu kadar tarihsel dizi, film yaptırılması ve yeni kitapların yazdırılması bu amaçlıdır. AKP-MHP ittifakı Kürtlerin bugünkü varlıklarını değil, tüm tarihsel varlıklarını yok etmeyi hedefleyen planlı bir çalışma içinde bulunuyor. Örneğin tarihi Kürt-Türk ilişkilerinden hiç söz etmiyor; bu ilişkileri ya en aza indirerek geçiştirmeye çalışıyor ya da Kürtler için “Selahattin Eyyubi’nin torunları” diyerek geçiştirmeyi hedefliyor.

Açık ki AKP-MHP ittifakı bugünü yok eden ve tarihi ise tahrif ederek gerçekleri ortadan kaldıran tehlikeli bir çaba içerisindedir. Eğer söz konusu çabalarında başarılı olursa, sonunda tüm insanlık için çok büyük bir tehlike haline gelecektir. Gerçeklerden kopartılmış bir Türklüğün ilerde neler yapacağını hiç kimse bilemez ve kestiremez. Kendini dışa dayayıp tarihin en büyük işbirlikçiliğini ve uşaklığını yaptığı halde, mevcut durumunu Türk insanına “Bağımsızlıkmış” gibi kabul ettirebilir. Erdoğan-Bahçeli ikilisinin durmadan “Yerli ve milli” demesinin esasta buna dayalı olduğu ve bu gerçeği gizlemeyi amaçladığı açıktır.

Fakat kuşkusuz mızrak çuvala sığmamakta ve her şey Türk milliyetçiliğinin istediği gibi gitmemektedir. Örneğin tarihi tahrifatın sonuç vermesi çok zor ve hatta imkânsızdır. Çünkü ortada bir dünya tarihi vardır ve Kürtler de önemli bir tarih bilinci ve bilgisi ortaya çıkartmış durumdadır. Yani Orta Asya’dan gelen Türk boylarının öyle sadece kendi güçleriyle ve Müslümanlığa dayanarak sonuç almadıkları ortadadır ve bunu herkes bilmektedir. Ortadoğu’ya yönelik haçlı seferlerine karşı Türk boylarının yalnız savaşmadıkları açıktır. Örneğin Malazgirt Savaşında Sultan Alparslan’ın ordusundaki etkili Kürt varlığını inkâr edebilmek ve gizleyebilmek mümkün değildir. Yine Sultan Selahattin’in öncesi ve sonrasıyla haçlı saldırılarına karşı savaşları ve başarıları herkesçe bilinmektedir. Türk boylarının Anadolu’yu yurt tutarken en büyük desteği Kürt aşiretlerinden gördüğü tartışmasızdır. Kürtleri yok sayıp yok etmeye çalışan mevcut cumhuriyetin de esas olarak Kürtlere dayalı olarak kurulduğunu herkes bilmektedir.

Sonuç olarak, iki yüzyıldır aynı şeyi söyleyenler Kürtleri yok edemediler ki, öncekilerin taslağı ve karikatürü konumunda olan Tayyip Erdoğan ile Süleyman Soylu yok edebilsinler. Yaptıkları sadece halka zulmetmek, daha çok sömürü ile iç ve dış çıkar çevrelerinin maddi zenginliğini artırmakla sınırlı kalacaktır. Dahası Türkiye’yi İttihat ve Terakki Yönetiminin yaptığı gibi bir savaş içine sokup felâkete sürüklemek olacaktır. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Türk-İslam sentezci çizgisi Osmanlı’nın başına ne getirdiyse, aynı çizgiyi esas alan AKP-MHP ittifakının Türkiye’nin başına getireceği de o olacaktır. Tabi halklar, kadınlar ve emekçiler buna izin verirse!

Peki bu durum neden böyle olmaktadır? Çok açık ki, çeşitli versiyonlara sahip olan Türk milliyetçiliğinin ilke ve ölçüleri somut gerçeklere terstir. Faşist tekçi ulus-devlet milliyetçiliğinin mevcut TC sınırları içerisinde kalıcı başarı kazanması mümkün değildir. Çünkü tarihsel toplum gerçeğine aykırıdır. Bu gerçekle uyumlu olan ve dolayısıyla çözüm üretme gücüne sahip bulunan tek çizgi Demokratik Ulus çizgisidir. Ancak her ulusal yapının kendini özgürce örgütleyip yaşattığı demokratik ulus birliği Türkiye’de demokratik olabilir ve kalıcı çözüm üretebilir.

O halde Kürtleri tehdit eden ırkçı-milliyetçi saldırılara en çok Türkiye toplumu karşı çıkmalıdır. Çünkü söz konusu saldırılar en çok Türkiye demokrasisini hedeflemekte ve engellemektedir. Dolayısıyla en fazla Türkiye halklarına, işçi ve emekçilerine, kadın ve gençlerine zarar vermektedir. Eğer Türkiye’deki mevcut ırkçı-şoven milliyetçilik önlenemezse Türkiye demokrasiye kavuşamaz. O durumda da hiç kimse için özgür yaşam olamaz. Demek ki demokratik ulus çizgisi herkesten çok Türkiye toplumu için gereklidir. O halde Türkiye’nin tüm devrimci-demokratik güçlerinin, aydın ve sanatçılarının, kadın ve gençlik hareketlerinin böyle biz çizgide toplumu eğitmeleri ve örgütlemeleri şarttır. Uzak ve pasif durmak veya başarılı olamamak faşist milliyetçi tehlikeye zemin sunar ve kapı açar. Bunun da halkın yararına ve demokratik olmadığı açıktır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.