Bela da değil, Kürdistan’a, bölgeye göz dikmiş kara bela bunlar. O nedenle, tasalıyız. Yüreğimiz kasvet dolu. Her sabah, “acaba bugün ne yaptılar, ne gibi cinayetler işleyip, kimin ocağını söndürdüler" kaygısıyla güne başlıyoruz.

Bunlar, bu dünyalı değil gibi söze, hayatın düzüne yabani. Alemi sahipsiz, yer yüzünün bu parçasını talana açık ganimet toprakları sanıyorlar. Başka diyardan fırlayıp buralara boşalmış yabaniler gibi bir oraya, bir buraya hamle ediyor, önlerine haritayı yayıp Irak’da, Suriye’de beğendiği alanlara, “o benim, bu da benim" diye diye kırmızı hat çekiyor, buralarda kanı akıtılacak, hayatı elinden alınıp yok edilecek Kürt avına çıkıyorlar.

Önceki günün sabahında, Şengal’e bakıp aç kurtları taklit ederek dişlerini şak çak birbirine vuruyorlardı. Dün, Minbic’i bombalama haberleriyle uyandık. Önceki gün de Erciş’te, bırakın evini savunmasını, kendini koruyacak gücü de olmayan Hediye Ataman’ı diri diri yaktıklarını duyduk.

Bu vahşiler karşısında eli, kolu bağlı olmanın çaresizliğinden kahrolduk. Öte yandan, kendi yurdunda onlara esir yaşayan Kürtler, zindan kapılarında tabur taburdu.

Bütün bunlar, şehir eşkıyalığı olan Mafya düzenine, dağ yollarını tutmuş haydutlar rejiminin günlük faaliyetlerinde bile yoktu.  

Mafya ve dağ haydutluğu katiller, hırsızlar, soyguncular düzeni ama, her şeye rağmen, onların kendince ve kendilerine göre bir raconu, mertlik damarı vardır. Düşman diye, karşı koyacak direnci, gücü olmayan bir kadını diri diri yakmak, Mafya dünyasında onur çürümüşlüğü, haydutlukta da namertliktir.

O dünyalarda, bu tür soysuzluklar nadir.

Oysa Mafya’nın tenezzül etmediği haller, başkalarının yaşama biçimidir. Birazcık geriye gidersek, Van’ın Erciş’i 1930’da köy büyüklüğünde bir kasabaydı. Kürdistan’da ayaklanma günleriydi. Erciş’teki Ermeni kilisesiyle cami, her gün birbirine eklenen Kürt esir kafileleriyle doluyordu. Gün batmında, gruplar halinde dışarıya çıkarılan esirler, tor (acemi) atlar gibi birbirine bağlanarak Erciş’in bitişiğindeki, Ermeni Davut’un değirmenine götürülüyor, bir süre sonra orada makinalı tüfek takırtısı kopuyordu. Sonra yeni kafileye kadar sessizlik çöküyordu. 

 O dönemin tanıklarından Ahmet Yıldız, iki yıl önce Fırat Haber Ajansında tarihe tanıklığında, “gözlerimle gördüm" diyor ve devam ediyordu:

“Esirler, Davut’un (Davit) değirmeni kenarında kurşuna diziliyorlardı. Cenazeleri, kule şeklinde üst üste yığmışlardı."

Yıldız, Türk askerlerinin portresini kısacık bir cümleyle çiziyor ve “kadınların kanlı bedenine tecavüz ediyorlardı" diyordu.

Türk asker ve polisi, 86 sene sonra, önceki gece, Erciş’te bir kere daha “insaniyeti“ni gösteriyor, kenar mahalledeki Ahmet Ataman’ın evini kuşatıyor, “içerdeki terörist teslim ol" ihtarında bulunuyordu.

İçerden cevap veren bir kadın sesi, “olsa veririm ama, burada terörist, merörist yok, kocam da evde değil" deyince, ev taranıyor, sonra insaniyetlerini sevdiklerim tarafından ateşe veriliyor, yangını söndürmeye koşan akrabalar da, öldüresiye dövülerek tecrit ediliyorlardı.

Bu Türk askeri ile polisinin, “anlı, şanlı, yangını kanlı" zaferiydi. Dünya orduları tarihinde başka bir benzeri var mıydı, bilmiyorum ama Türk ordusunun tarihi benzerleri manzaralarla doluydu. Varın vahşetin şiddetini siz anlayın, 1925’de, yangınların içinden fırlayan gencecik Kürt kadınları, onları karşılarında görünce gerisin geri yangına dönüyorlardı. 2016 yılında Cizre’de 143 genç insan yakılarak, vahşetin evrensel tarihinde, yeni bir şampiyonluğa imza attılar.

İnsanlığın utancı, bunların övüncüydü. Ercişli Hediye Ataman, barbarların son kurbanıydı ve onun cenazesinin kalktığı saatlerde, baştan başa bütün Avrupa şehirlerinden göğe, “katil Erdoğan" avazeleri yükseliyordu.

 “Bela değil, kara bela bunlar" dedik ya, Kürtlere silaha sarılıp, yönlerini barikat ardına, dağlara vermekten başka seçenek bırakmadılar. Bütün Kürt seçilmişleri, yazar, yayıncı ve gazetecileri zindanlara doldurarak tepki patlamasını sağlamaya çalışıyorlar.

Topyekün başkaldırı başlasın ki, celatbaşı kanda banyo yapsın. Bu amaçla dün sabah da Ahmet Türk’ü, Kürtlerin “Keke Ehmed"ni (Ahmet Abi) sürüklediler zindana.

Ahmet Türk, Kürtlerin simge isimlerden biriydi. Mardin Belediye Eşbaşkanıydı. Yaşı seksene yaklaşıyordu. Kalbinde pille yaşıyordu.

O Kürtler için, saygının kendisiydi. Sivil kesimde direnişi temsil eden bilge…

Turgut Özal’ın, daha sonra “zulmü temsilen" Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği ile ödüllendirdiği Zindancıbaşı Orgeneral Kemal Yamak’ın Diyarbakır’daki işkence imparatorluğuna direngenliğiyle kafa tutan Keke Ehmed’di o…

Vahşetten zafer payı çıkaranlar, Kürdün onurunu incitmek için, Selahaddin’den sonra, onun kapısına dayandılar.  

Ama ne diyordu: “12 Eylül’de yenilmedik, bunlara da teslim olmayacağız!"