‘İslam’da siyaset yoktur’ demelerine karşın Türk siyasetini yönlendiren tarikatlar uzun zaman Çoban Sülü’nün arkasında yürüdüler. Turgut Özal’ın onları daha fazla okşaması nedeniyle ona da büyük destek sundular. Zamanla Türk siyasetinin Süleymancılar, Nakşiler, Nurcular, Kadiriler ve diğerleri tarafından yönlendirildiği çok açık olarak ortaya çıktı. Önce Cami/Kur’an kursları aracılığıyla örgütlü bir yapı kurdular. Arkasından ’örgütlü yapının sürekliliği için siyasete girmeliyiz’ diyerek 1965 seçimlerinde Süleymancılar’dan Kemal Kaçar AP’den milletvekili seçildi. Örgütlenmeyi ve siyasete girmeyi Süleymancılar’dan öğrenen diğer tarikatlar tüm seçimlerde AP ve MSP içinde etkin oldular. O zamanlar resmi olmayan kayıtlara göre tarikatların seçmen sayısı 4 milyonun üzerinde görülüyordu. Bu yönüyle tarikatlar tüm burjuva partilerinin umut kapısı oldu. Her seçimde bu kapılar ANAP, DYP, MSP, CHP, YTP, DSP ve AKP tarafından partilerin Kabe’si haline getirildiler.  

İstanbul Belediye Başkanlığını bu tarikatların desteğiyle ele geçiren Tayyip Erdoğan’ın genel seçim öncesi Fethullah Gülen’in elini öpmek için Amerika’ya gittiğini herkes bilir. Seçim sonrası oluşturulan kabinede bakanlıklar uyuşma gereği adeta bölüştürüldü.
Ne varki Fethullah Gülen sadece Tayyip Erdoğan’ı desteklemedi. Hep güçlüden yana olmayı tercih ettiği için; “Evren Paşa, seçmeli din derslerini mecburi yapmakla yararlı bir iş yapmıştır. Gençlerin çoğu onun bu icraatı vesilesiyle din eğitiminden nasiplerini almışladır. Bu iş kanaatimce öyle büyüktür ki –doğrusunu Allah bilir- hiçbir sevabı olmasa bile bu icraatı ona yetebilir, ahirette kurtuluşuna vesile olabilir, cennete de gidebilir” fetvasını verdi. Böylece Kenan Evren’in ipe çektiği 17 yaşındaki Erdal Eren gibilerin yokedilmesi katliamına ortak oldu.
Dershanelere gelince gerek Cemaat ve gerekse AKP hedefte aynıdır. İkisinin asıl amacı Tayyip Erdoğan’ın da belirttiği gibi sistemin emrinde uslu/suskun, çağdaş dünyaya küskün ’Dindar Gençlik’ yetiştirmektir. Gündemde olan ise sadece bölüşülemeyen rant/taht kavgasıdır.  
Değişik hakların ortak ülkesi Türkiye’de anadili Türkçe olmayan çocuklar 5 yılını Türkçe öğrenmekle geçirirler. Böylece yaşıtlarından 5 yıl geride kalırlar. Başta Kürt çocukları olmak üzere anadili Türkçe olmayan milyonlarca çocuk eğitim/öğretimin daha ilk basamağında kültürel kıyım/asimilasyonla boğuşmaktadır. Bu kıyım, 2 Mayıs 1920’de TBMM Hükümeti tarafından kurulan ilk Eğitim Bakanlığıyla günümüze dek resmen devam etmektedir.    
Gerek hükümet ve gerekse ortağı Cemaat anadilde eğitimi esas alan Demokratik/çağdaş bir Anayasa ile Anadil’den eğitime yanaşmamaktadır. Ataması yapılamıyan 200 bin öğretmen var. 120 bini de dershanelerde çalışmaktadır. Mesleği öğretmenlik olmasına karşın başka alanlarda çalışmak zorunda bırakılan binlerce öğretmen var. Demokratik bir anayasa, çağdaş bir eğitim seferberliğiyle bütün bu öğretmenleri göreve alarak eğitimdeki eksiklikleri gidermek mümkündür.  
Demokratik/çağdaş bir eğitim gereği her çocuk eğitime anadiliyle başlamalıdır. Çocuk yuvasından/kreşlerden başlayan bu süreç eğitim/öğretimin bütün kademelerinde devam etmelidir. Devletin resmi dili ve diğer yabancı diller anadilin gelişmesine paralel şekilde programa dahil edilmelidir.  Sınıflardaki öğrenci sayısı öğrenmeyi kolaylaştıracak sayıda (10/15) olmalıdır. Eksikleri tamamlayacak desteklemeler okul/sınıf programı içinde olmalıdır. Yaşanabilir bir gelecek için çocuğun önüne farklı olanaklar, farklı meslek dalları konulmalıdır.
Temel eğitimden sonra çocukların devam edeceği okullar çocuğun karnedeki başarısı üzerinden veliyle ortaklaşa belirlenmelidir. Dershane vb. tesislerle yoksul halkın keçisini, koyununu, ineğini, öküzünü, tavuğunu yutan ve öğrencilere/velilere ölüm terleri döktüren üniversiteye giriş de dahil tüm sınavlar kaldırılmalıdır. Yüksek öğrenim müesseselerince belirlenen kontenjanlar bitirme karnelerindeki başarıya göre doldurulmalıdır. Bu yeni bir buluş da değildir. Birçok Avrupa ülkesinde ve özellikle de eyaletlerinde uygulanmaktadır. Çok iyi olmasa da kötünün iyisi sayılabilir. Bunu, PIZA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) verilerinde görmek mümkündür. Bu değerlendirmeğe 2003’te dahil olan Türkiye OECD ülkeleri arasında sondan üçüncü olmaktadır. Artık Türkiye kamuoyu AKP ve CEMAAT’ın göklere çıkardığı bu rant sistemlerinin beş para etmediğini görmelidir.