Bu ülkede Kürt sorunundan bağımsız bir Türk sorunu olduğuna ilk gençlik yıllarından beri inanıyorum. Türklerin kendilerini yöneten iradeden kaynaklı sorunlarını isterseniz devlet sorunu hatta demokrasi sorunu olarak da tarif edebilirsiniz. Uygulanan egemen siyasetin toplumsal çoğunluğun çıkarları ile çelişmeye başladığı dönem, cumhuriyetin ilk yıllarına kadar uzanır.
Kurtuluş savaşından yeni devletin kodlarının şekillenmesine kadar geçen süre bir halkın travmasının da inşa dönemidir. Bir yandan geçmişle bağları koparma eğilimi, diğer yandan imparatorluk içindeki ulusların ihanet ederek, “Türkleri Anadolu’ya mahkum ettiği” tezi bilinç altına yerleşmiştir.
Devlet eliyle benimsetilmeye çalışan milliyetçilik bırakın dış Türkler sorununa duyarlılığı, içerde yeni düşmanlara odaklanmayı esas almıştı. Kafkas ve Balkanlar’dan göç etmek zorunda kalanların yaşadıkları acı, sadece Müslüman olmayan azınlıklar konusunda değil, doğrudan Kürt sorununda hatta Aleviler konusunda bile “öteki” sendromları oluşturdu. Bölünme ve eldekini kaybetme korkusu mevcut statükoya dört elle sarılmayı doğurdu. Dayak yediğinde bile kendisini döven devletine sığınma refleksi, ciddi bir muhalefet dinamiğinin doğmasını imkansızlaştırdı. Zorunlu göçlerle Anadolu’ya sığınanların çocukları işi bir adım daha ilerleterek herkesten “daha Türk” olduklarını ispat kavgasını, ayrımcı politikaları alkışlama yarışına dönüştürdüler. 
Kendi toplumu ve onun değer yargıları ile kavgalı kesimlerin devleti kontrol altında tutma çabaları ise Anadolu’da yaşayan farklılıkları tek tipleştirerek itaat ettirme ya da iç gerilimleri derinleştirerek kolay yönetme eğilimine dönüştü.
27 Mayıs, 28 Şubat bu macerada nasıl bir yönetme biçimini ifade ediyorsa, Menderes, Erdoğan alternatifleri de başka bir yönetme biçiminin sembolleşmesini ifade etmektedir.
Bu kısa özetin ardından, bugüne dair daha somut durum değerlendirmesi yapmak, hem demokrasi mücadelesi hem de Kürt sorunundan kaynaklı çatışmalı ortamın sonlandırılması açısından zorunludur.
Bugün oluşan iktidar ilişkileri daha kalıcı bir dönüşümün işaretidir. Kendi devletine yönelik şüpheci ve eleştirel tüm reflekslerini terk etme eğilimi taşıyan büyük çoğunluk, Türk ve Sünni kimliklerini, devleti her şart altında savunma siyasetine sığınma yolunu tercih ettiler. Devletin geçmişte kendilerine yaptığını istisnai ve arızi bir durum olarak değerlendirip, bunun sorumluluğunu günah keçisi ilan ettikleri kimi yapılanmalara yıkma kolaycılığına kaçtılar.
Kürt sorununda gelinen nokta çok açık bir yol ayrımını dayatmaktadır. Daha aza razı olmayacağını net biçimde hissettiren Kürt hareketi, Türkiye siyasetinde bir saflaşmayı zorunlu kılmaktadır. Demokratikleşmeyi en asgari ve tehlikeli biçimi ile sadece çoğunluğun iradesinin belirleyici olması biçiminde okumak isteyenler bu yol ayrımını fark ettiklerinde, birlikte yaşam açısından iş işten geçmiş olabilir. YAŞ ve MGK oturma düzenlerindeki değişikliklerle askeri vesayet sorununun çözüldüğüne inanmak isteyenler ordu-millet, millet-devlet kaynaşmasının herkesi dize getireceğine inanmaktalar.
Uluslar arası konsepti de sadece kendi güçlerinin yükselişi lehinde okuma eğilimi buna eklendiğinde iki net tercihle karşı karşıya kalma eğilimi doğacaktır. Sınır ötesi operasyonlara yönelik hayal gücünün zorlaması ile Kürt sorununda gittikçe derinleşen ayrışma birleştiğinde, ittihatçıların ödettiği faturaya yakın bir tehlike büyük bir sürpriz değildir artık.
İkinci ihtimal ise çatışmaların ortaya çıkarttığı kayıptan ders çıkarıp, yeni bir aklı selimle siyasal çözüm arayışına girilmesidir. Bu iki ihtimalden hangisinin ağır basacağı konusunda belirleyici olan siyasal durumdur. Zira askeri açıdan ortaya çıkacak muhtemel tablo bellidir. Kürt hareketinin tecrit edilmesi için tüm siyasal kanallarının etkisizleştirilmesi çabası başka bir arayışı zorunlu kılmaktadır.
Kürt halkı ile dayanışma ilişkisinin ötesinde, Türklere hitap etmeyi başarabilecek bir yapılanma gerekmektedir. Türkiye toplumunun asla ikna edilemeyeceğini peşinen kabullenmiş seçkinci yaklaşımlar ve eski paradigmaların tekrarı ile bu mümkün değildir.
Muhtemelen uzun, büyük ve aynı zamanda son olma potansiyeli taşıyan bugünkü kavganın neticesini belirleyecek olan böyle bir iradenin şekillenip şekillenmemesidir. Projelerin hayatiliği kadar onu yürütecek olanların performansı da sürecin seyrini belirler.
Savaşı göze alanların gücünü bildiğimiz kadar, kendi güçsüzlüğümüzün farkında olmadıkça siyasal çözüm ihtimali uzaktır. Toplumsal zemini yeniden inşa eden bir siyasal iradenin gelişmesi için, daha uzun soluklu ve zahmetli işler yapmayı göze almak gerekiyor.