1960’larda, bendini aşmış, insanlık adına ne varsa altına alıp boğmuş çukur birikintisini andıran Türk rejimine, bir milyon kişinin katledildiği Filipinlere benzetiyor, “Filipin tipi demokrasi” diyorlardı muhalif aydınlar.

“Filipin tipi demokrasi”de her türlü entrikanın dolandığı yabanilikler var, ama insani hak yok, hukuk tatildeydi.

Komünizmin “k”si yasak, “sol” deyimi hayat yakan ateş, “Sosyal adalet” sözü bile ağır cezalıktı. Polis, sürek avına çıkmış gibi iz sürüp solcu arıyor, kapı, pencere, duvar dinliyor, yatak odalarını gözlüyor, Yılmaz Güney bir hikayesinde kullandığı “gün gelir yoksullar hesap sorar” cümleciği nedeniyle hapis ve sürgün cezasına çarptırılıyordu. Sınır boylarında, çizgiyi geçen ayağı halkalı kazlar, leylekler Komünist ajanı diye kurşunlanıyordu.

Fransa İhtilalinin öncülerinden Gracchus Babuef, giyotinle kafası uçurularak idamının yaklaşık iki yüzüncü yılında, Türk adaleti tarafından “komünizm propagandası yapmaktan” mahkum ediliyor, Fransız Jean Paul Sartre, Amerikanlı John Steinbeck ve daha nice yazarın romanları sol virüs aşılıyor zannıyla yasaklanıyordu.

Öte yandan, 27 Mayıs 1960 darbesinin lideri General Cemal Gürsel, kimsenin akıl erdiremediği bir buluşla, hıçkırık tutmuş pum kuşu gibi, ikide bir, “ülkemizde Komünist Parti kurulmalıdır” diye kendini tekrarlıyordu.

Çok kişi bu hıçkırığı “babacan” görünüşünün dışa vurumu sanırken, o sebebini açıklayarak, aklı fikri olan herkesi şaşırtıyordu.

“Komünist Parti kurulmalı ki” diyordu, General. “Kimin ne olduğunu bilip ona göre, bir anda hepsini tutuklayabilelim.”

Bu, kötücülüğün evrensel tarihinde benzeri olamayan bir sinsilikti. Türk tipi demokrasi oyunuydu. “Filipin tipi demokrasi” bu oyunla tahtından indirilmişti.

Türk solu, bu oyuna kanıp sokağa çıkınca, taşlı-sopalı saldırılara uğramıştı. Sonra, “komando” eğitimi görmüş profesyonel katillerin silahlı saldırılarıları başlamıştı.

Türk tipi demokrasinin kanlı düğünüydü bu.

Sonra Kürtlere dönüp, “demokrasi var, dağdan inin, düzde parti kurun” dediler.

 Tuhaf bir oyundu bu. Kürt dili, kültürü, kimliği yasak, Kürdistan’ın statüsü yok, ama “lütfedilmiş bir sandıksal demokrasi” vardı.

Kürtler, sinsi oyunu göre göre kabullenmiş göründüler.

Seçimlere girip seçtikleri temsilciler, ırkçı rejimin emrine girmedikleri için, tutuklanmalarına rağmen yılmadılar. Bu bir direnişti.

Mücadele alanını terk etmek yoktu, olamazdı.

Bayat simitleri ısıtıp taze fiyatına satan kalpazanlar, numarabaz işportacılar, köşe başında şifa satan üfürükçülerden önder yaratanlar Türk tipi demokrasinin en kurnaz kesimiydi.  

Onlar Türk-İslam sentezinin mugalata ve çürütmecilik geleneğinden gelmeydi.

 29 gün ve gece demokrasi nöbetleri düzenliyor, öte yandan kendilerine oy vermeyen Kürtlerin şehirlerini yıkım için ihaleye çıkarıyorlar, insan kırımını, insaniyet olarak gösteriyor, seçilmişleri tutukluyorlardı.

Buna rağmen Kürtleri, dağıtıp teslim alamıyorlardı.

Kürt önderlerinden Seid Rıza’nın deyimiyle bu onlara dert oluyordu.