Latin Amerika (güney Amerika kıtası, 1980’lerin sonlarına kadar) ile Uzak Doğu Asya ülkeleri, her biri azgın birer Mafya çetesinin başında olan “Başkan Baba"lar diyarıydı.
Mafya çetesi reislerine izafeten, bunlara “Baba" deniyordu. Tıpkı Mafyada olduğu gibi, baskının galibi Baba’ydı.
Latin Amerika topraklarının Baba adayı Generaller, herkesin uykuda olduğu gece yarısından sonra, orduyu ardına takıp baskına çıkıyor, galip çıkanlar sabah gün ağarırken, kanlı kılıcıyla havayı doğrayarak halkını selamlıyor, zaferi alkışlarla kutsanıyor, o andan itibaren “Latin Amerika tipi demokratik terör günleri" başlıyordu.
Artık, “tek"lik üzere, tek lider dönemiydi, ülkede.
Bir zamanlar İtalya’yı teslim alan Faşist çetebaşı Benitto Mussolini’den miras, “tek vatan, tek devlet, tek bayrak, tek millet” haykırışına ek olarak, “tek lider” narsı serpiliyor, Başkan Baba’nın silueti gerisinde ölüm çukurlarında, işkence süreci başlıyordu.
Başkan baba ve Mafya düzenini sevmeyen herkes düşmandı. Gün düşmana ölüm marşını dinletme günüydü.
Ve de, tek adam, ülkenin ta kendisi idi. Her şey ondan soruluyor, hayat onunla başlıyor, devam ediyor ya da bitiyordu.
Başkan Baba, hükümetin “hikmeti sual edilemeyen”, hesap sorulamayan başı, parlamentonun da üstünde, her sözü kanun kesilen buyuran efendisi, ayrıca polis örgütünün başkomiseri, ordunun başkomutanıydı…
Yargıçların, savcıların buyurgan efendisi olarak, adaletin ta kendisiydi Başkan Baba. Herkesin, “vatan için" çalışmasını değerlendirip sicil veren, terfi, tayin yapan baş adaletçi…
Ama aynı zamanda, düşmanlarına az ceza veren, onlara eziyete ek eziyet etmeyen adalet personeli (yargıç, savcı) kendine iş aramak zorunda kalıyordu.
Bütün bunların ötesinde katledilmiş herkes peşin suçluydu. Yani, önce cinayet işleniyor, katliam yapılıyor, sonra suç icat edilip cesetlerin üstüne iliştiriliyordu.
Bu gibi halleri, en iyi ve şaşmaz biçinde anlayan, Türk rejiminde yaşayan Kürtlerdi. Örneğin 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın sırtına önce 13 kurşun saydırılmış, sonra cesedine terörist etiketi iliştirilmişti. Liceli Ceylan kız, havaya uçurulduktan sonra terörist olmuş, Roboskî’de karda kan şenliği düzenlenir gibi, 19’u çocuk 34 sivil uçaklarla paramparça edildikten sonra, “onlar zaten suçlu idi” hükmü verilmiş, Başbakan katilleri kutsayan mesaj yayımlamıştı.
10 Kürt şehrinin tanklar, toplarla yıkımının suçu, o şehirlerin halkına yüklenmiş, 144 kişinin diri diri yakılmasına sebep uydurulamayınca, suskunluk örtüsü çekilmişti.
Her neyse Türk adaletinin geçip, Latin Amerika’daki Başkan Babaların adaletine dönersek, Salvador ve Nikaragua’da, ”terörle mücadelede adaletin tecellisi” tertibinden şehirler yıkılıyor, cesetler sokaklara serpiştirilip her daim aç gezen sokak köpeklerine ziyafet ediliyor, kaçırılarak kaybedilmiş yakınlarının izini sürenler, ilk hamlede dağların yamacına yaslanan şehir çöplüklerini karıştırmaya koşuyorlardı. Arjantinliler, denize gözlerini dikip bakıyor, yüzeye vuracak cesedin yolunu bekliyorlardı.
Her cinayet, halkın daha çok mutlu olması içindi. Halkının mutluluğu için, işkence eden, öldüren, yakıp yıkan Başkan Babaların kızları, gelinleri, oğulları ve damatlarıyla yaptıkları hırsızlık, elbette hırsızlık değildi. Onlar, memlekete hizmet tertibinden, istedikleri kadarını alıyorlardı. Bu, onlara haktı. Nitekim ülke halkı da, bu hakkı avuçlarına koyuyor, ağzını açan “çalışan, hizmet eden çalma hakkına da sahiptir” diyor, ekliyordu:
“Bizim baba, çalıyor ama, iyi de çalışıyor!..”
Hatta, birileri “hırsız var” diye bağırınca, öteden “sana ne oluyor lan, çalıyorsa benim nalımı çalıyor” karşılığını veriyordu.
Baba ve aile bireylerinden her biri ayrı ayrı, kendilerine ayrılan alanda ihale alan müteahhitlerle can dostu, yoldaştı. Müteahhitler, gecenin karanlığında, mütevazı sarayları, köşklerine balya balya dolar taşıyor, paylarını kasa odalara istifliyorlardı.
Darbeyle gelen Babalar, seçim ya da referandumla Mafya düzenlerini ömür katarken, karşı söz ve duruş, “yanilerin yanisi” ile muhalefet etmek yasaktı.
Uzak Doğu ülkesi Filipin’in Babası Marcos, tepeden inme darbeci değildi. Seçilerek gelen, katil diktatörler soyundandı. Sonra önce siyasi polisi ele geçirmiş, ardından ordu ve adliyeyi kendine bağlamış, basını selama durdurup maymuna çevirmiş, Filipinlerin gökten inen kıymetli efendisi olmuştu.
Bu rejime, “Filipin tipi demokrasi” deniyordu. Marcos, seçimle diktatörlüğünün ömrünü uzatıyordu. Ancak, itirazı olan herkes tutuklanıyor veya ölüm tehdidiyle evinde oturmaya zorlanıyor, Marcos devletin parasıyla satın alınmış uçağı havalandırarak, kara araçlarını yollara dizerek, halkın parasından rüşvetler dağıtarak meydanlara iniyordu.
Asıl konumuza gelirsek, Türk tipi demokraside, Erdoğan halkın parasıyla satın alınmış uçak, araç, gereçle Mersin’deydi. “Tek dil, tek bayrak, tek ırk ve tek lider" rejiminin Anayasası için oy isterken, konuşmanın gelişinde hiç yeri yokken birden bire “İslam milletindeniz" diye haykırıyor, ardından “Sakarya" sonra, “Çanakkale" diye bağırıp “el fatiha" diyor, meydanı dolduranlar ne olduğunu bilmeden göğe avuç açıyordu.
Delilik halleri bunlar, dini çıkar yoluna dökme mi bilinmez…
Kürtler tutuklu, tutuklu olmayanlar kuşatma altındaydı. İstanbul’da imam “Anayasaya evet demeyen haindir" vaazını veriyor, Mafya şefi Sedat Peker, aynı söylemle miting yapıyor, sivil çeteler hayır diyenleri linç etmeye kalkışıyor, polis “hayırcılar" avına çıkıyordu.
Manzaranın adı ise referanduma girişti…