Türkiye İçişleri Bakanı S. Soylu’nun deyişiyle "ya hero ya mero“yu oynuyor. Bin yıla varan devlet geleneğiyle övünen Türk yöneticilerinin geldiği yer ya hep ya hiç noktası oldu. Türkiye buna mahkum muydu? Türkiye seçeneksiz mi kalmıştı ki, bugünü ve geleceğiyle böyle kumar oynasın. Bir ülkeyi bu kadar belirsizliğe ve tehlikeye salmak zorunlu muydu? Türk halkının bu konuları sorgulaması çok gerekli ve önemlidir.
Muazzam bir psikolojik savaş yürütülüyor. Halkın doğruları öğrenmesi ve faşizme karşı duruşu engellenmek isteniyor. Sanki Türk yöneticileri bir kuşatmaya alınmış, savaş seçeneğinden başka yolları kalmamış gibi algı operasyonları yapılıyor. Halbuki daha çok yakın bir dönemde Türkiye’de bayram havası esiyordu. İmralı’da görüşmeler vardı. Silahlar susmuştu. Cenazeler gelmiyordu. Türkiye’nin geniş bir kesimi durumdan memnundu ve barış sürecini destekliyordu.
Türkiye kendi Kürtleriyle barışıp Suriye Kürtlerini destekleseydi şimdi bambaşka bir yerde olurdu. Ne üdüğü belirsiz çetelere bulaşmasına ihtiyacı kalmazdı. Sınırları güvenliğe alınırdı. Kürtler arasına yeni bir utanç duvarı örme ihtiyacı olmazdı. Milyarlarca doları silaha ve savaşa harcamazdı. Büyük ekonomik kayıplara uğramazdı. Bütün bunların ötesinde Türkiye devlet ve yönetim olarak böyle doludizgin faşizme koşmazdı. Karanlık oyunlara ve gizli örgütlenmelere bağrını açmazdı.
Türkiye en büyük darbeyi ahlaki ve etik değerlere indirdi. Türk yöneticileri tüm insani erdemlerini yitirdiler. Vicdanlarını bir kenara bıraktılar. Bin yıldır birlikte yaşıyoruz, kardeşiz dedikleri Kürtlere karşı her türlü suçu işlediler. Türk halkını da bu suçlara ortak etmek için ırkçılığı ve nefreti geliştirip duruyorlar.
Denilebilir ki, tüm sömürgelerde ve işgal hareketlerinde egemenler etik değerlerden ve ahlaktan uzaklaşırlar. Bir toplumun ahlaki ve vicdani yönleri darbelenmez ve diriyse zaten yöneticilerinin zorbalığına ve haksızlıklarına karşı çıkarlar. Ancak egemen güçler öncelikle kendi halklarının gerçeği öğrenmelerini engellemekle işe başlarlar. Yalan, hile yanında zorbalıkla bu ortamı yaratmaya çalışırlar. Dolayısıyla en büyük saptırmayı ve kötülüğü kendi halklarına yaparak ahlaksızlıklarını tescillemiş olurlar.
Tüm insani erdemleri, hak ve hukuku bir kenara bırakmış AKP ve MHP iktidarı şimdi kendilerince Kürt halkını ve önderlerini aşağılamaya ve küçük düşürmeye çalışıyorlar. Baskı, şiddet, korku ve yıkım yanında devletin üstenci ve tahakkümcü yüzünü göstererek ezmeye çalışıyorlar. Halkın seçimiyle göreve gelmiş belediyelere el koyuyorlar. Milletvekillerini hapse atıyorlar. İstedikleri gibi gözaltına alıp mahkemelere çıkarıyorlar. Böylece devletin gücü, kudreti bir kez daha Kürt halkına gösteriliyor.
Bu eylemleriyle devlet Kürtlere sizin bir hükmünüz yok, demiş oluyor. Bırakın sıradan bir Kürt’ü, milletvekillerinizin ve belediye baskanlarınızın bile herhangi bir kıymeti yok, diyor. Türkiye’de yaşamak istiyorsanız tek bir yolunuz var; o da boyuna eğmek ve teslim olmak, dayatmasıdır. Kürtler teslimiyetin ve boyun eğmenin onlara onur ve kimlik kazandırmadığı onlarca yıllık deneyimleriyle iyi öğrendiler. Ayrıca bu devletin ne kadar kıyıcı ve gaddar olduğunu da iyi biliyorlar. Bunu Kocgiri’de üzerlerine sürülen Sakallı Nurettin paşa ve Topal Osmanlar’dan, Dersim ve Şeyh Sait katliamlarından beri iyi biliyorlar.
Kürtler ve ezilenler için aşağılanma ve onursuzluk bu zorbalığı kabullenme ve boyun eğmeden geçer. Zalimin zulmüne ses çıkarmıyorsan ve teslim oluyorsan işte o zaman insani tüm meziyetlerini yitirirsin. Hak ve adalet arayışın olmaz. Bundan daha büyük bir düşüş ve çürüme olmaz. Ama zorbalığa karşı direniyorsan, özgürlük ve adalet amaçlarından vazgeçmiyorsan asil insanlığı o zaman temsil edersin. İnsanlığı ve erdemlerini temsil edenler aşağılanamazlar. Çıkarları için ihanet edenler ve zalime boyun egenler zaten en bastan onurlarını yitirmiş ve aşağılanmayı hak etmişlerdir.
AKP ve MHP her türlü yalan, zorbalık, hapis vb. silahları kullanarak sözde Kürtlerin onurunu kırmaya ve onları faşizme teslim olmaya zorluyorlar. Halbuki zorbaların yüzü karadır. Tarih onları böyle kaydeder. Özgürlük savaşçıları her zaman tarihin bas köselerinde yer alırlar. Bu yüzden hedef olan tüm Kürtler ve demokrasi güçleri ahlaki ve insani erdemleriyle, dik duruşlarıyla faşizme her gün ölümcül darbeler indirdiklerinin bilinciyle yaşamın her alanında mücadelelerine sarılmalıdırlar.
Mahmut Önder için

Büyük yurtsever-devrimci bir arkadaşımızı daha yitirdik. Uzun soluklu ve bir ömre sarmalanmış bir mücadele insanıydı. Böyle erdemli, uzun bir maratonu koşan insanlar pek de kolay yetişmiyor. Kendisini yetiştiren ve halkını tarihi koşusunda yalnız bırakmayan, önde olmaya çalışan bir devrim emekçisiydi. Yapıcı kişiliğiyle hep saygı kazandı.
Basında çalıştığı için hep halkın ve arkadaslarının önündeydi. Bilinmeyen ve tanınmayan birisi değildi. Bu açıdan fazla uzatma gereği duymuyorum. Ancak Mamoste Mahmut’u anmadan ve hakkında iki cümle de olsa bir şey söylemesek vefasızlık etmiş oluruz.
Özgürlük arayışçısı büyük insan Mamoste Mahmut’u saygıyla anıyor, ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyorum. Mücadelemizin gerekçeleri olmaya devam edecekler.