Türkiye’de bütün askeri darbelerin tarihi, halkın seçimlerde desteklediği DP ve onun “uzantısı“ partileri tasfiye etme ve onların yerine, onların politikalarını daha büyük bir hevesle izleme tarihidir.
Denmek istenmiştir ki, partinizi yok ediyoruz, ama partinizin programını uyguluyoruz.
Ne olmuştur? Türk ve Kürt seçmenlerin çoğunluğu bu “oyuna” gelmemiştir. İlk fırsatta darbecilerin yok etmek istediği partiyi yeniden hükümete getirmiştir.
Böylece görülmüştür ki, demokrasi yalnız “halkın istediği programın” uygulanması değildir; halkın istediği programı halkın kendi istediği partiyle uygulaması demektir.
Vaktiyle ABD Başkanı Abraham Lincoln şu tanımı yapmıştı: Demokrasi halkın halk tarafından, halk için yönetimidir.
Darbeler tarihinden “ders” alındığı söylenen bir dönemde, Hükümet adına açıklanan “yeni strateji”, bu demokrasi tanımının Kürtler için “geçersiz” olduğunu ilan etmek anlamına geliyor.
PKK’siz ve onun önderi olan Öcalansız, hatta BDP’siz “çözüm” görüşü, AKP ve cemaat çevrelerinde giderek yaygınlaşan bir görüş. Bunlara göre, Kürt sorununu çözmek için PKK’yle, Öcalan’la ve –PKK ve Öcalan’dan uzaklaşmayan- BDP’yle görüşmeye gerek yok. Bunların “ne dediği” belli. Devlet örneğin “Kürt kimliğini ve dilini” her hangi bir “müzakere” yapmadan tanıyabilir. Demokratik Özerklik’i “Kürtler için statü” olmaktan çıkartarak ve AB yerel yönetimler sözleşemesine konan şerhleri kaldırarak uygulayabilir. Bunun için de “müzakere” gerekmez.
Bu “müzakere gerekmez” görüşü, “PKK kendisinin yöneteceği bir idari birim istiyor” diyenlerin görüşüyle birleşince, ortaya PKK’siz, Öcalansız ve BDP’siz bir “çözüm” modeli çıkıyor.
Böylece ne olmuş oluyor?
Böylece, Kürdistan’a uygulanmak istenen statü, “halka rağmen” bir statü oluyor. Hükümet demek istiyor ki, biz size PKK’nin vereceği her şeyi verebiliriz, yeter ki siz PKK’den kopun…”Halka rağmen güya halk için” icat edilmiş bir modeldir bu…
Türk halkının tarih boyunca “askeri vesayetçilere” ve darbecilere karşı ısrarla reddettiği böyle bir modeli Kürtlerin kabul edeceğini düşünenler, Kürt halkını siyasi ahlak ve bilinçten yoksun bir güruh olarak düşünmekteler. Türk halkı kendi partisi olarak kabul ettiği partilerin yok edilmesi karşısında kendisine sunulan “darbeci çözümleri”, “halka rağmen halk için” programlarını nasıl kabul etmediyse, Kürt halkının da benimsediği partiden kopması ve kendisine sunulan programa “evet” demesi mümkün olmayacak.
Daha kesin konuşabiliriz. Örneğin AKP şu anda “müzakeresiz” ve “PKK’siz, Öcalansız, BDP’siz” bir program ortaya koysa, bu programda öyle yarım yamalak değil ciddi dönüşümler önerse, diyelim ki, “Kürt kimliğini ve dilini Anayasa’da açıkça tanısa, Kürtçeyi ikinci resmi dil ilan etse ve Kürtler için statüyü “Demokratik Özerk Kürdistan” olarak belirlese, buna karşılık bütün bu programı AKP’nin uygulayacağı koşulunu getirse ne olurdu?
Türk halkının 1950 yılından beri kabul etmediği bu “halka rağmen halk için” diktasını, yalnızca aşağılık bir takım insanlar dışında hiçbir Kürt kabul etmezdi.
Bunu nereden biliyorum?
30 yıllık tarihi mücadele deneyinden biliyorum.
Türk halkı kendi “vatanını” yalnızca “iki-üç yıllık” ve tüm Türk ulusunu kapsamayan, en büyük “meydan muharebeleri” bile “zabitler savaşı” diye anılan bir süreçte kurdu. Onun “vatan için” savaşında “şehit” sayısı, pek çok kaynağa göre 15 bindir. Ve o sırada Türk dağlarında “gerillalar” değil, on binlerce “asker kaçağı” dolanmaktaydı. Bu zayıf gelenek yüzündendir ki, Türk halkı arasında sağlam bir tarihsel arka plana dayalı “yurtseverlik” yerine, kendi tarihinden habersiz ve o tarihin sahte versiyonuna dayalı bir “milliyetçilik” kökleşmiştir.
Türk halkının çoğunluğu seçmiş olduğu partiyi kapatan, başkanını asan darbecilere karşı ise hiçbir isyan teşebbüsünde bile bulunmamıştır. Bununla birlikte Türkiye’de darbecilere karşı pasif bir direniş gelişmiştir. Osmanlıda yaşanan birkaç “isyan” dışında, “devlete pasif direniş” geleneği, Türk demokrasisinin de zayıflığına neden olmuş, demokrasinin daima “ordu ya da din vesayeti” altında oluşunu getirmiştir.
Kürt siyasi tarihi ise kendi “anayurdu”nda ayrı bir devlet kurmak için bile değil, yalnızca Türklerle “eşit” yaşamak için verdikleri mücadele otuz yıl aralıksız sürmüş, “cephe savaşları” olmadığı halde çatışmalarda 40 bine yakın Kürt toprağa düşmüştür. Otuz yıllık dönem, “milliyetçiliğin” aşıldığı ve etnik, dinsel ve cinsel aidiyetler dışında “demokratik ulus” oluşum sürecinin geliştiği bir dönem olmuştur.
Kürt halkı tıpkı Türk halkı gibi, ama ondan farklı olarak askeri darbecilere karşı pasif bir direniş yerine isyan ederek karşı çıkmış, kendi partisini on binlerce kayıp pahasına sahiplenmiştir. O nedenle Kürt coğrafyasında demokrasi aşağıdan yukarıya bir gelişme seyri izlemiş ve halkın aktif direnişiyle bu demokratikleşme  süreci “devletin ve cemaatin vesayetine” karşı güvenceye alınmıştır.
O halde “PKK’siz, Öcalansız ve BDP’siz çözüm”, “Kürt halkına rağmen, Kürtler için” başlıklı program, yani Kürdistan için “İslami Kemalist” dayatma, Kürt halkını örgütsüz bırakıp teslim alma siyasetinin hiçbir geleceği yoktur.