Bilindiği üzere bir zamanlar Türkiye radyo ve televizyonlarının asıl haber kaynağı, savaş alanına dönüşmüş ülkenin karayollarıydı. Günün özellikle akşam saatlerinde haberleri izleyenler, kulak kesilenler o gün kaç kişinin ülkenin bilmem hangi köşesinde yollarda can verdiğini teatral bir gösteriyi izler gibi izler, dinlerdi. 90’lı yıllara doğru can pazarına dönüşen karayolları sahnesi gösterimden çekilmese de kirli savaşın yarattığı yıkıntıların gölgesinde kaldı. Son birkaç yıldır AKP’nin duble yollarıyla sahne değişti. Artık haberler trafik kazalarıyla değil, iş ve kadın cinayetleriyle açılır oldu.
ILO verilerine göre Türkiye, Elsalvador ve Cezayir’in ardından iş cinayetlerinde üçüncü sırada yer alıyor. 2015 yılı Soma ve Ermenek madenlerinde, İstanbul Torunlar İnşaat şantiyelerinde yaşanan emekçi cinayetleriyle hafızlarda silinmez izler bıraktı. Yıl sonunda hayatını kaybedenlerin sayısı iki bin sınırına dayandı. Bu sayı, küçük ölçekli bir ilçenin nüfusuna denk gelmektedir. Kadın cinayetlerinde durum daha da vahimdir. En vahim yanı ise kadın cinayetlerini normalleştiren eril zihniyet ve ürünü geleneksel kültürdür. AKP iktidarları süresince kadınlar açısından Türkiye gittikçe mezbahaya dönüşmüş durumda.
İş cinayetleri arttı, işçiler sefaleti yaşıyor
AKP döneminde iş cinayetleri de yoğun olarak arttı. Çalışma yaşamının temel sorunu, yaşanan güvencesizleştirmedir. 2001 yılında, yani AKP öncesi dönemde sendikalı işçi sayısı 2 milyon 609 bin olarak görünüyor. Bu rakam, o dönemin çalışanlarının yüzde 54’üne denk gelmektedir. Resmi veriler 2014 yılında ise Türkiye’de toplam sigortalı sayısını 13 milyon 253 bin 137 kişi, toplam sendikalı işçi sayısını ise 1.milyon 340 bin olarak göstermektedir. Yani, kayıtlı çalışanların ancak yüzde onu sendikalıdır. Sendikalıların yüzde 86’sı ise iktidar partisinin denetimine girmiş TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ üyesidir. Yine çalışanların 6 milyona yakınını, asgari ücretliler oluşturmaktadır. Fakat asgari ücretlilerle alakalı olarak resmi rakamların gerçeği yansıtmadığını, durumun daha da vahim olduğunu biliyoruz. Çünkü kayıt dışı çalıştırılanlar, belirtilen rakamın içinde değil. Bunların sayısı da sigortalı çalışanların sayısına denktir. Hatta mevsimine göre daha fazla olmaktadır. Yani on üç milyon üzerinde çalışan kayıt dışıdır. Bunların da büyük çoğunluğu asgari ücretin altında bir ücretle ve her türden güvenceden yoksun, sermayedarın insafında kölelik şartlarında, çalışmaya mahkum edilmiştir. Özellikle tarım sektöründe mevsimlik işçiler, asgari ücretin çok altında bir ücretle çalıştırılmaktadır.
Türkiye şartlarında asgari ücret net olarak 940 TL olup ancak 335 Euro’ya denk gelmektedir. Rakamlar, yoksulluğunda ötesinde gerçek anlamda sefalete işaret etmektedir. Yoksulluk sınırında yaşam standardının 4.000 TL üzerinde hesaplandığı dikkate alındığında, durumun vahameti açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu sınırı aşmak ve yoksulluk bandından çıkmak için hanede en az altı-yedi asgari ücretlinin olması gerekir ki, bu mümkün değil. Ortaya çıkan tabloya bakıldığında yoksulların kimlerden oluştuğu da daha iyi anlaşılmış oluyor. Açık ki emekçilerin yüzde doksanı yoksulluk sınırının da altında, güvencesiz koşullarda yaşam mücadelesi veriyor. Buna rağmen AKP gerçekleri ters yüz ederek her şeyi tozpembe göstermedeki maharetini, yaşam standartlarını yansıtmada da ortaya koyuyor. 2002 yılından bu yana hane halkı geliri üzerinden hesaplama yapmakta, yoksulluğun önemli oranda aşıldığını iddia etmektedir. Bu hesaplamaya aile ve çocuk yardımları, öğrencilerin okul bursları ve diğer sosyal destek yardımları da ekleniyor. Fakat rakamların aksine gündelik yaşam hiçte tozpembe değil. Çünkü yoksullar ve yoksunlar hayata tutunabilmek için okul yaşındaki çocuklarını da çalıştırmak zorunda kalıyor. Yedi sekiz yaşlarındaki çocukların sokaklarda mendil satması, mevsimlik işlerde, genellikle de çırak olarak ara işlerde çalışması, trafiğin yoğun olduğu noktalarda kırmızı ışıkta bekleme yapan arabaların camlarını silerek avuç açmaları yaşamdaki trajik durumun sonucudur. Zaten çocuk işçiliğinde, AKP iktidarlarının sicilinin bozuk olduğu da biliniyor. Kaldı ki hane halkı geliri, şişirilmiş olarak hanede yer alanların toplam gelirleri temel alınarak hesaplansa da, yapılan anketlerde ihtiyaçlarını çok kolay karşıladıklarını belirtenlerin oranı yüzde ikiyi bulmamaktadır. Bu verilere bakıldığında gelir dağılımındaki eşitsizliği belirtmeye de hiç gerek yok.
AKP'nin çalışma alanındaki hegemonyası nasıl kırılabilir?
Bir süre önce metal işkolunda kararı alınan grevin yasaklanmasıyla, emekçiler ve çalışma yaşamının sorunları bir kez daha gündeme geldi. Elbette önemli bir meseledir. Ancak çalışma yaşamı ve çalışanların durumunu kısmen de olsa güvenceli sayılacak sendikalı iş kollarına bakarak anlamaya çalışmak gerçekçi olmayacaktır. Buralarda çalışanların oranı, istihdam edilebilir 26 milyonluk nüfusla kıyaslandığında yüzde birin ancak biraz üstüne çıkabilmektedir. Açık ki sendikalı iş kolları güvencesiz alanlara göre imtiyazlı bir nitelikte kazanmıştır. O halde yapılması gereken daha çok diğer çalışma alanlarına el atmak, gözleri oraya dikmektir. AKP’nin çalışma yaşamındaki hegemonyası da ancak güvencesiz alanların ele alınması, örgütlendirilmesi ve harekete geçirilmesiyle kırılabilir.
Kısacası AKP, iktidarı süresince neo-liberal politikaların en katıksız uygulayıcısı oldu. Çalışma yaşamının sendikasızlaştırma, güvencesizleştirme, taşeronlaştırma, esnekleştirme, düşük ücret politikasıyla köleleştirmeyi, yeşil-muhafazakar örtüye bürünmüş AKP’den başka bir parti başaramazdı. Gerçeklik böyleyken gücünü de yine yoksulluğa ve sefalete mahkum ettiği kesimlerden alıyor olması, üzerinde durulması ve çözüm üretilmesi gereken bir husustur.
Belli ki AKP 7 Haziran'da yapılacak olan seçimlerde bir kez daha iktidar olmaya hazırlanıyor. Göstergeler şimdilik dördüncü kez iktidar olabileceğine işaret ediyor. Denklemi bozacak olağanüstü bir durum yaşanmadıkça Türkiye siyasi tarihinde, dört dönem üst üste iktidar olan tek parti olacak. Üstelik şimdiye değin genel seçimlerin tamamında oylarını artıran bir parti olarak. Kürt Siyasi Hareketi de içinde olmak üzere diğer muhalif güçler çalışma yaşamında etkili olacak politikalar geliştiremedi. Üstelik yoksulluk ve güvencesiz çalışma yaşamı büyük oranda Kürtler üzerinden etnik bir nitelik kazanmıştır. Açıkçası Kürtleşmiştir. Bu realite, seçimlerde izlenecek politikalar ve ilişkilenecek kesimler açısından da önem teşkil etmektedir.