Erdoğan faşist iktidarını inşa etmek ve kurumlaştırmak için elinden gelen bütün çabayı sarf etti. Yetkileri tek elde toplamak için Türk işi başkanlık sistemini dayattı. Ancak AKP’nin gücüyle, etrafında topladığı istihbarat ve bürokrasiyle bunu gerçekleştirmeye gücü yetmedi. Sonunda aranan destek, ırkçı ve faşist partinin başındaki Bahçeli’den geldi. Bahçeli, cumhurbaşkanlığı sistemi adıyla Erdoğan’ı kendi faşist çizgisine de getirerek istenen desteği verdi. Erdoğan Türkiye’nin mevcut siyasi birikimi içinde ya darbe yapacak ya da MHP gibi siyasi çevrelerden destek alacaktı. Başka biçimde meşruiyet sağlayamıyordu.
Erdoğan koalisyonları önlemek ve siyasi istikrar sağlamak için başkanlık sistemini halka ve siyasi güçlere dayattı. Öyle ki, “Verin 400 milletvekilini, sizi rahat bırakayım” diyordu. Nitekim HDP destek vermediği için düşman ilan edildi. Genel Eşbaşkanları hala hapiste, partinin tümü de topyekün bir saldırı altında. Fetullahçılarla girdiği iktidar savaşında işi darbeye kadar götürüp darbe içinde darbe tezgahlayarak faşist iktidarını pekiştirmek için 12 Eylül faşist darbesini aratmayacak uygulamalara başladı. İstikrar sağlamak ve koalisyonları önlemek için savunduğu başkanlık sistemi, çok kısa sürede ipliği pazara çıkan bir baskı rejimi haline geldi. Bırakalım koalisyonları önlemeyi koalisyon ve ittifaklar yapmadan seçime bile gidemiyorlar.
Türkiye koalisyonlara yabancı bir ülke değil. Koalisyonlar döneminde Türkiye şimdiye göre daha kötü bir durumda değildi. Koalisyon dünyanın ve siyasetin sonu demek değildir. Dünyanın birçok yerinde bir parti tek başına iktidar olamayınca partiler ortaklaşarak ülkeyi yönetirler. Anayasa ve yasalara uyduktan sonra kurulan hükümetler her şey olmuyor. Erdoğan’ın hedeflediği ülkeyi yasalara ve demokratik kurallara göre yönetmek değildir. Bireysel hırsı, boğazına kadar battığı hırsızlık, etrafında topladığı çıkar şebekeleriyle sorunsuz bir biçimde Türkiye’de yönetimi kendi elinde toplamak istiyordu. Tıpkı Almanya’da Hitler faşizminin ülkeyi yönettiği gibi.
Erdoğan da Hitler gibi ülkeyi Anayasal ve yasal sisteme göre yönetmiyor. Ülkeyi sürekli bir kriz içinde tutarak yönetme yolunu seçiyor. Anayasa’daki kuvvetler ayrılığı, devletin kurumları ve kuralları bir kenara atılarak keyfi bir yönetim modeli uygulanıyor. Hitler de cumhurbaşkanlığı yetkilerini eline geçirmiş, muhaliflerini sindirmiş, parlamentoyu işlevsizleştirmiş, yargı sistemini emrine sokmuş, ekonomi ve maliyeyi denetimine almış, basını tamamen kendine bağlamış, ordu-polis gücü dışında SS birliklerini kurmuştur. Dikkat edilirse Almanya’da devlet ve kurumlar işletilmiyor, parlamento ve partilere rol oynatılmıyor. Sürekli içerde ve dışarıda bir kriz ve kaos hali var. Hitler ülkesinde sol ve sosyalist hareketleri, Yahudileri, çingeneleri yani Almanya vatandaşlarının önemli bir kesimini hedef haline getirmiş, temizlenmesi ve etkisizleştirilmesi gereken düşman kategorisine koymuş. Irkçılık ve milliyetçilik körüklenerek, devlet ve toplum militarize edilerek dış düşmanlar yaratılmış ve sonunda hem Almanya’nın hem de dünyanın başına en büyük felaketlerden biri getirildi.
Erdoğan da aynı yoldan ilerliyor. Türkiye’nin vatandaşı olan Kürtler, Aleviler, sol ve demokratik çevreler ezilmesi ve tasfiye edilmesi gerekenler kategorisine konuldu. Toplumda müthiş bir kutuplaşma yaratıldı. Bütün basın-yayın Erdoğan’ın emrine alındı. Yargı sistemi iktidarın sopasına dönüştürüldü. Ekonomi tamamen kendisine bağlandı. Polis ve istihbarat güçleri faşist iktidarının temel dayanağı yapıldı. İslam dini, ırkçılığın ve milliyetçiliğin yedeği haline getirildi. Büyük bir soygun, vurgun ve hırsızlık sistemi yaratıldı. Irkçılık ve milliyetçilik tırmandırılarak toplum düşünemez, önünü göremez hale getirildi. Toplumsal örgütlülükler ya dağıtılıyor ya da sindirilip içi boşaltılıyor. Dışarıda da sürekli bir saldırı, işgal ve savaş politikasına dayanılıyor. Kendileri de Türkiye’de, Suriye’de ve Irak’ta, üç devlette savaş halinde olduklarını dile getiriyorlar. Türkiye’de parlamento işlevsizleştirilmiş, hükümeti oluşturan bakanlar sıradan bir teknik elemanın ötesinde bir anlam ifade etmiyor. Parti devlet modeliyle Türkiye tam bir faşist yönetim modelini uyguluyor. Erdoğan hem AKP’nin hem hükümetin hem de devletin başıdır.
Erdoğan, Türkiye’yi sürekli savaşta ve krizde tutarak bütün yetkileri ele geçirdi. Ergenekon, Bahçeli ve Perinçeklerin kuşatması altında, onlara mahkum olmuş durumdadır. İktidarda kendisini zirveye çıkardı. Ama etrafı kuşatılmış, yalnızlaştırılmış, kaybetme korkusunu yaşayan bütün diktatörlerin akıbetiyle karşı karşıyadır. Öyle ki birlikte yola çıktıkları AKP kurucularından bugün yanında hiç kimse yoktur. Bülent Arınç kalmış, o da parti yönetiminde ve karar mekanizmasında değil. Anlaşılan ailesini korumak veya hedef olmamak için Erdoğan’ın yanında danışman olarak bir yama gibi duruyor. B. Arınç da içinde bulunduğu konumun aşağılanma olduğunu, bir nevi rehine olduğunu bilmiyor değil. Diğer kurucuların hepsi Erdoğan’ın diktatörlüğe ve faşist şefliğe gittiğini gördüler, önleyemeyince de uzaklaştılar. Bugün onların öncülük ettiği iki ayrı parti kuruluyor.
Erdoğan devleti ele geçirme, vesayet odaklarını kaldırma gibi iddialı sözler ediyordu. Ancak sonuçta gelinen yer tersi oldu. Erdoğan kendisi devlet tarafından ele geçirildi. Soykırımcı, inkarcı politikaların en aktif savunucusu ve uygulayıcısı oldu. Devlete ve iktidara bu kadar tutkulu ve hırslı olmak hem sahiplerine hem de halka ancak felaket getirir. Boşuna dememişler, “devlet eşek de olsa binme”. Erdoğan öncülüğünde Türkiye demokrasiye, Avrupa Birliği’ne, Kürt sorununda barışa ve çözüme doğru gitmiyor. Tersine inkar, soykırım, savaş, kriz, ekonomik çöküntü, yozlaşmış ve çürümüş bir devlet ve toplum yapısı ortaya çıktı. Devlet mi Erdoğan’ı ele geçirdi, Erdoğan mı devleti? Sonuçları artık herkesin göreceği bir noktaya vardı. Erdoğan artık kaybetmeye mahkumdur. Faşizm toplumların geleceği olamaz. Ne olursa olsun, hangi bedel ödenirse ödensin gelecek özgürlük ve demokrasidedir.