2009 yerel seçimleri ardından AKP ve Cemaat işbirliği ile 14 Nisan’da KCK operasyonları adı altında siyasi soykırım operasyonları başlamıştı. Kürdistan’da seçimle iş başına gelmiş belediye başkanlarından başlamak üzere BDP il, ilçe yöneticileri; kadın, gençlik temsilcileri, basın emekçileri ve avukatlara kadar varmıştı bu tutuklamalar. KCK yapılanmalarının dağıtılması adına yapıldığı, devlet içinde devlet kurduğu gibi birçok safsataya dayandırılmış ve gizli tanıklarla da yordamına uydurulmuştu. Oysa ki işin özü böyle değildi. AKP ve Cemaat, yerel seçimlerde BDP’nin gerileyeceğini, daha önce elinde olan belediyeleri de kaybedeceği hesabını yapmıştı. Cemil Çiçek "bunlar Ermenistan sınırına kadar ulaştı" diye feryat etmişti. Seçim sonuçları hesapları boşa çıkarınca, terörle mücadele adına Kürdistan toplumunun temsilcilerine yönelik saldırılar başlatılmış binlerce insan gözaltına alınarak tutuklanmıştı. Ve 2013 yılına kadar devam eden bu çatışmalı süreçte onlarca insan yaşamını yitirmişti.
Takvimler 2015’in 8 Haziran sabahını gösterdiğinde yine aynı politikalar devreye konuldu. Çünkü genel seçim sonuçları AKP’de derin bir hayal kırıklığı yarattı. Tek parti hükümeti ve başkanlık sistemi hayali seçim sonuçları ile birlikte yerle bir oldu. Seçim çalışmalarında herkes, HDP’nin barajı aşması ile birlikte tek partili dönemin sona ereceğini ve başkanlık sisteminin olmayacağını biliyordu. Sadece HDP’nin başarısı, AKP’nin hezimeti olabilirdi ve de öyle oldu. Erdoğan ve AKP’nin bunu sindirmesi mümkün olamazdı. AKP bu seçimlerde oylarının düşeceğini tahin ediyordu kanımca. ‘Biraz düşer ama tek parti olarak devam ederiz’ gibi bir kendini kandırma vardı. HDP’nin barajı geçmemesi için katliam girişimleri de dahil denemediği yöntem kalmadı. Tüm bunlara rağmen HDP büyük bir başarı kazandı. Kürdistan’da oylarını yüzde yüz arttırmış olmakla kalmadı, Türkiye’nin bütün illerinden oy aldı. Bu kez hem Kürtler, devrimci-demokrat kesimleri de suçluydu. O zaman öncelikle HDP’nin hızla ya baraj altına düşürülmesi ya da seçim dışına itilmesi politikaları devreye konuldu. Öncelikle kuzey Kürdistan halklarından intikam alma planları yapıldı.
Nasıl oldu peki?
Bir yandan koalisyonun kurulmaması üzerine kurgulanmış görüşmeler yapılırken, öte yandan savaş hazırlıkları başladı. DAİŞ’e karşı koalisyonda yer almasına dönük ABD ile görüşmeler başladı. Tam bu görüşmelerin arkasından Suruç’ta 33 gencin katliamı gerçekleşti. Bu katliamdan sonra dikkat çekici bir şekilde uluslararası kamuoyundan çok sayıda kınama mesajları geldi. Dünyanın her yerinden gelen kınama mesajları gerçekten DAİŞ’in sivilleri katletmesine duyulan öfke miydi? Türkiye’de binlerce sivil katliamına sessiz kalan bu güçler nasıl bu kadar insan yaşamına duyarlı oldu? Açık ki amaç, sivillerin katledilmesine duyulan öfke değil Türkiye’nin DAİŞ’e karşı koalisyonda yer almasıydı. Türk yetkililer DAİŞ’i PKK ve PYD ile aynı gördüğünü sürekli tekrarlıyordu. İşte İncirlik üssünün kullanımı konusunda yapılan anlaşmada Türkiye bu şartla üssün kullanımına izin verdi. Göstermelik olarak DAİŞ’e karşı yaptığı bir hava saldırısı dışında ciddi bir mücadele yok, ne zaman olacağı da belli değil. Namluların ucu Kürtlere döndü.
Hava saldırıları, yargısız infazlar, sivil katliamlar, tutuklamalar, gerillanın misilleme eylemleri derken kaos ortamı derinleşti.
Savaşı Kürt hareketinin çıkardığı, öz yönetim ilanlarının bunu boyutlandırdığı gibi değerlendirmeler ya Erdoğan ve AKP zihniyetini anlamamak ya da art niyetli bakmak anlamına gelir. Suruç katliamı sonrası gerilla misilleme eylemi yapmamış olsaydı da bu savaş farklı bir gerekçe ile çıkarılacaktı. Erdoğan sürekli Kürdistan’da yaptırdığı yolları ve hava limanlarını anlatıyor. Diğer partilerden ne kadar demokrat olduğunu göstermeye çalışıyor. Kıstası tarihe gömülmüş partiler. Siyaseten de hiçbir partinin yapmadığı Kürtçe tv açtığını sürekli dillendiriyor. E bunun karşılığında da Kürtlerin biat etmesini, her dediğini yapmasını istiyor. Yani kaşık ile dağıttığını kepçe ile toplamak istiyor. Kürtler de biat etmiyor. ‘O halde anladığınız dil neyse onu konuşuruz’ diyor ve saldırıyor.
Kısacası; kıstas demokrasi ve barış değil.
Demem o ki Erdoğan ve AKP önünde iki seçenek vardı; ya demokratik ve çoğulcu bir sistem ya da savaş. Tercih edilen savaş oldu. Onun için kükreyerek ‘saflarınızı belirleyin, kıyamete kadar bu savaş sürecek’ diyor. O kıyamet Türkiye’nin bölünmesi, DAİŞ’e yem olması anlamına da gelse, şimdilik niyet bu. Tüm bunları engellemenin yolu Türkiye halklarının barış safında yer almasıyla mümkün olabilir. Sürecin kaderini belirleyecek olan halkların hangi safta olacağıdır. Savaş mı, barış mı?
Bu arada; AKP eğer seçimi tek başına kazanamayacağını görürse, seçimi de iptal edebileceğini bir yere not etmek lazım.