Ortadoğu’da devlet, sermaye ve ulusal sorun (3)
- Suriye’de devletin çöküşü ve savaş, özyönetim alanı yaratırken yapıyı jeopolitik baskılara açık hale getirmiştir. Etnik devletleşme projelerinden farklı olarak; yerel katılımı, meclis örgütlenmesini, kadının rolünü ve toplumsal ekonomiyi öne çıkaran Rojava, ilerici hareketlerce farklı bir model olarak görülse de ağır yapısal kısıtlarla karşı karşıyadır.
- Kürt sorunu yalnızca Kürt devletinin yokluğu meselesi değil; sömürgecilik mirasının, Soğuk Savaş siyasetinin, otoriter devletleşme süreçlerinin ve küresel ekonomiye eşitsiz eklemlenmenin şekillendirdiği Ortadoğu devletlerinin krizinin bir parçasıdır. Bu devletler meşruiyet, kalkınma ve siyasal katılım sorunlarıyla mücadele etmektedir.
- Kürt sorunu, nihayetinde Ortadoğu’nun karşı karşıya olduğu daha büyük bir sorunun parçasıdır: Toplumlar, hiçbir grubun etnik kökeni, dili ya da kültürel kimliği nedeniyle dışlanmadığı bir biçimde nasıl inşa edilebilir? Bu perspektiften bakıldığında, Kürdistan’ın geleceği yalnızca sınırların nasıl çizileceğine bağlı değildir.
- Bu koşullarda özgürleşme, yeni bir devlet kurmak ya da inkarcı merkezi yapılara dönmek değil. Kürtlerin ve tüm toplulukların eşitlik hakkı, bayraklar arası bir tercihe indirgenmemeli, demokrasi ve toplumsal adalet için verilen daha geniş mücadelenin bir parçası olarak anlaşılmalıdır.
Majid Maleki Meighani
Yazar ve siyasi analist Majid Maleki Meighani, “Dört Kürdistan, Dört Kriz” başlığı altında, Kürt Sorunu’nun farklı devlet, sınıf ve küresel müdahalelerle şekillenen dört ayrı tarihsel krizden oluştuğunu savunuyor. Yazının üçüncü bölümünde Suriye'de gelişen devlet krizini ve Rojava'yı ele alırken devletçilik ve jeopolitik etkilere dikkat çekiyor. Yazar, devlet sınırlarının içinde ve ötesinde bölgesel bir barış için de demokratikleşmenin önemini vurguluyor.
Devlet çöküşü, vekâlet savaşı ve özyönetimin sınırları
Suriye Kürdistanı’nın (Rojavayê Kurdistanê) deneyimi, Kürt sorununun devlet krizi, bölgesel rekabet ve dış müdahalelerle ne denli iç içe geçtiğini belki de en açık biçimde göstermektedir.
Uzun süren siyasal mücadelelerin ardından zayıflamış Irak devletiyle kurulan ve onun çevresinde şekillenen bir süreç içinde özerkliğe doğru gelişen Irak Kürdistanı’nın aksine, Suriye’deki Kürt özyönetimi, iç savaş sırasında merkezi devlet otoritesinin parçalanması ve çöküşü ortamında ortaya çıkmıştır. Bu başlangıç noktası arasındaki fark son derece önemlidir.
Suriye’deki Kürt özerklik projesi, işleyen bir merkezi hükümetle müzakere edilmiş kurumsal bir ilişki sonucunda değil, çökmekte olan bir devletin enkazı üzerinde ortaya çıkmıştır.
2011’de başlayan Suriye ayaklanması ve ardından gelen savaştan önce de Suriye Kürtleri siyasal ve kültürel açıdan marjinalleştirilmiş durumdaydı.
Yirminci yüzyılın Ortadoğu’sundaki pek çok milliyetçi devlet gibi Baas rejimi de birleşik bir ulusal kimlik anlayışı etrafında örgütlenmiş ve etnik farklılıkları çoğu zaman devletin bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak değerlendirmiştir.
Bazı Suriyeli Kürtler tam vatandaşlık haklarından mahrum bırakılmış; özellikle Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde uygulanan Araplaştırma politikaları ise demografik ve siyasal gerçekliği yeniden şekillendirmeyi amaçlamıştır. Bununla birlikte, Suriye’deki Kürt sorunu yalnızca bir etnik çatışma olarak anlaşılamaz. Suriye, eski siyasal düzenlerin çözülmekte olduğu bir bölgede yaşanan daha derin bir çevre devlet krizinin parçasıdır.
Ekonomisi kamu sektörü kurumları, sınırlı rant gelirleri, bölgesel ittifaklar ve merkezi siyasal denetimin bir bileşimi üzerine kurulu olan bir devlet, zamanla iç ve dış baskılara dayanma kapasitesini büyük ölçüde yitirmiştir.
Suriye savaşı yalnızca bir iç çatışmanın sonucu değildi. Savaş, ABD, Rusya, Türkiye, İran ve çeşitli Arap devletleri de dahil olmak üzere bölgesel ve küresel güçlerin rekabet ettiği bir alana dönüştü.
Bu ortamda Kürt güçleri, devlet otoritesinin geri çekilmesi ve parçalanmasının yarattığı boşluktan yararlanarak Suriye’nin kuzey ve kuzeydoğusunda bir tür özyönetim kurabildi. Rojava ile ilişkilendirilen siyasal deney birkaç açıdan önem taşımaktadır.
Bölgedeki birçok etnik temelli devletleşme projesinden farklı olarak bu deney; yerel katılımı, meclis ve konsey temelli örgütlenmeyi, kadınların güçlü siyasal rolünü ve çeşitli toplumsal ekonomi biçimlerini öne çıkarmıştır.
Bu özellikler, dünyanın çeşitli yerlerindeki pek çok ilerici hareketin Rojava’yı, merkeziyetçi olmayan farklı bir siyasal örgütlenme modeli geliştirme girişimi olarak görmesine yol açmıştır. Ancak bu proje aynı zamanda son derece ağır yapısal kısıtlarla karşı karşıya kalmıştır.
Bunların ilki, savaş koşulları ve dış güçlere askerî bağımlılıktır. Suriye’de Kürtlerin öncülüğündeki güçler, DAİŞ’e karşı mücadelede sahadaki temel ABD ortağı haline geldi. Bu işbirliği, hayatta kalmak ve kontrol edilen toprakları güvence altına almak için gerekli askeri kapasitenin oluşmasını sağladı. Ancak aynı zamanda bölgedeki birçok hareketin daha önce karşılaştığı tarihsel çelişkiyi yeniden ortaya çıkardı: Bir hareket, emperyal bir gücün askeri desteğine dayanırken kendi bağımsız ve özgürleştirici projesini nasıl sürdürebilir? Büyük güçler yerel hareketleri nadiren tutarlı demokrasi ya da kendi kaderini tayin ilkelerine göre destekler. Öncelikle kendi jeopolitik çıkarları doğrultusunda hareket ederler.
Yirminci ve yirmi birinci yüzyıl Kürt tarihi, dış desteğin kısa vadede siyasal olanaklar yaratabileceğini, ancak stratejik öncelikler değiştiğinde aynı desteğin bir kırılganlık kaynağına dönüşebileceğini defalarca göstermiştir.
Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde Kürt özyönetiminin ortaya çıkışına ciddi güvenlik kaygılarıyla karşılık verdi. Ankara bu gelişmeyi stratejik bir tehdit olarak değerlendirdi ve Suriye’nin kuzeyinde çeşitli askeri operasyonlar gerçekleştirdi.
Böylece Suriye Kürtleri birden fazla güçlü aktörün arasında sıkıştı: Suriye hükümeti, Türkiye, ABD, Rusya ve diğer bölgesel güçler.
Bu durum, çevre bölgelerde elde edilen siyasal ve toplumsal kazanımların büyük güç rekabetinin içine çekildiklerinde ne kadar kırılgan hale gelebileceğini bir kez daha göstermektedir.
Bununla birlikte, Rojava’nın jeopolitik bağımlılığına yönelik eleştiri, onun toplumsal ve siyasal deneyimini göz ardı etmek için bir gerekçeye dönüştürülmemelidir.
Temel mesele şudur: Ortadoğu gibi bir bölgede herhangi bir özgürleştirici proje, öncelikle dış askeri korumaya dayanarak varlığını sürdürebilir mi? Uzun vadeli siyasal bağımsızlık, ülke içindeki ekonomik, toplumsal ve demokratik temellere ihtiyaç duyar.
Suriye deneyimi aynı zamanda Kürt sorununun yalnızca etnik bir mesele olmadığını da göstermektedir. Kürt sorunu, sömürgecilik mirasının, Soğuk Savaş siyasetinin, otoriter devletleşme süreçlerinin ve küresel ekonomiye eşitsiz biçimde eklemlenmenin şekillendirdiği Ortadoğu devletlerinin daha geniş krizinin bir parçasıdır. Bu devletler hâlâ meşruiyet, kalkınma ve siyasal katılım sorunlarıyla mücadele etmektedir.
Irak Kürdistanı’nın aksine, Suriye’deki Kürt özyönetimi işleyen bir merkezi devletle kurumsal bir uzlaşma sonucunda ortaya çıkmadı. Böyle bir devletin yokluğundan doğdu.
Suriye deneyimini hem mümkün kılan hem de olağanüstü derecede kırılgan hale getiren şey tam olarak buydu. Temel soru hâlâ geçerliliğini korumaktadır: Siyasal yapılar, sınıfsal eşitsizliğin, ekonomik bağımlılığın ve elit egemenliğinin yeniden üretilmesini engellerken ulusal ve kültürel hakları nasıl güvence altına alabilir?
Kürt sorunu ve Ortadoğu’da özgürleşmenin geleceği
Kürtlerin Ortadoğu’daki modern tarihi, derin bir çelişkiyle şekillenmiştir. Bir yandan Kürtler, dünyanın en büyük devletsiz halklarından birini oluşturmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün ardından modern devletlerin oluşum sürecinde Kürt nüfuslar dört devlet arasında bölünmüş ve farklı dönemlerde çeşitli inkâr, ayrımcılık ve baskı biçimlerine maruz kalmıştır.
Öte yandan tarihsel deneyim, bağımsız bir devletin ya da özerk siyasal kurumların kurulmasının tek başına özgürleşme sorununu çözmediğini göstermektedir.
Kürt sorunu yalnızca bir Kürt devletinin yokluğu meselesi değildir. Ortadoğu toplumlarını daha geniş ölçekte etkileyen bir krizin parçasıdır: çevre devletlerin krizi, eşitsiz gelişme, ekonomik bağımlılık ve dış müdahale.
Bu nedenle Kürt sorununu yalnızca “bir ulusun başka bir ulus tarafından ezilmesi” biçiminde açıklayan her yaklaşım, gerçekliğin yalnızca bir bölümünü ortaya koyabilir.
Ulusal ve kültürel ayrımcılık gerçektir ve bununla yüzleşilmesi gerekir. Ancak bu ayrımcılık boşlukta ortaya çıkmaz. Küresel kapitalizmin, sömürgecilik mirasının, otoriter devletleşme süreçlerinin ve bölgesel ve uluslararası rekabetin şekillendirdiği yapılar içerisinde gelişir.
Dört Kürt deneyimi, önümüzde basit bir çıkış yolu bulunmadığını göstermektedir.
İran’da Kürt sorunu, rantçı bir devletin krizi, yaptırımlar altındaki bir ekonomi ve son derece güvenlikçi bir siyasal yapı ile iç içe geçmiştir.
Irak’ta siyasal özerklik, ekonomik bağımlılığı, petrol rantını ya da iktidarın siyasal elitler arasında yoğunlaşmasını ortadan kaldırmamıştır.
Türkiye’de küresel kapitalizmle derinlemesine bütünleşmiş güçlü bir devlet, demokratikleşme ve çoğulculuğun tanınması yoluyla ulusal sorunu yine de çözememiştir.
Suriye’de ise devletin çöküşü ve uluslararasılaşmış savaş, özyönetim için bir alan yaratırken aynı zamanda bu yapıyı yoğun jeopolitik baskılara açık hale getirmiştir.
Bu deneyimlerin ortak özelliği, ulusal sorunun toplumsal sorundan ayrı düşünülemeyeceğini göstermeleridir.
Aralarındaki fark ise, her birinin bu bağlantıyı temelden farklı bir kriz üzerinden ortaya koymasıdır.
Devletçilik ve jeopolitik: Çifte çıkmaz
Kürt sorunu tartışılırken yapılan en yaygın hatalardan biri, Kürt toplumunun önünde yalnızca iki seçenek varmış gibi düşünmektir: mevcut merkezi devletleri kabul etmek ya da bağımsız bir etnik devlet kurmak.
Yirminci ve yirmi birinci yüzyılların tarihi, etnik devletlerin kendi başlarına özgürlük, eşitlik ya da demokrasinin güvencesi olmadığını göstermektedir.
Yeni bir devlet, yerine geçtiği devletin sahip olduğu iktidar ilişkilerini, sınıfsal eşitsizlikleri ve ekonomik bağımlılıkları yeniden üretebilir.
Dolayısıyla çevre toplumların karşı karşıya olduğu sorun yalnızca bir ulusal devletin yokluğu değildir. Asıl mesele, devletin hangi biçimde örgütlendiği ve küresel kapitalizmle nasıl bir ilişki kurduğudur.
Yeni bir devlet kaynak rantlarına, dışa bağımlılığa, servetin belirli ellerde toplanmasına ve siyasal baskıya dayanıyorsa, bayrağın ya da sınırların değişmesi gerçek bir özgürleşme anlamına gelmez.
Bununla birlikte çözüm, ulusal ve kültürel kimlikleri inkâr eden merkezi devletlere geri dönmek de olamaz.
Tarihsel deneyim, farklılıkların bastırılmasının ne gerçek bir birlik ne de kalıcı bir istikrar sağladığını göstermektedir. Aksine, toplumsal çatışmayı derinleştirir. Geriye basit ama gerçekleştirilmesi zor bir ilke kalmaktadır: Kürtlerin ve bölgedeki tüm halkların, etnik ve dilsel toplulukların kültürel, siyasal ve toplumsal eşitlik hakkı; bir bayrak ile başka bir bayrak arasında yapılacak bir tercihe indirgenmemeli, demokrasi ve toplumsal adalet için verilen daha geniş mücadelenin bir parçası olarak anlaşılmalıdır.
Kürt sorunu ve Ortadoğu’da solun geleceği
İlerici güçler açısından temel mesele, iki gerçekliği aynı anda göz önünde tutabilmektir.
Birincisi, ulusal baskının gerçekliği ve ulusal ya da etnik toplulukların eşit haklarını savunma zorunluluğudur.
İkincisi ise sınıf ilişkilerinin gerçekliği ve ulusal hareketlerin yerel elitlerin iktidarını tahkim eden araçlara ya da dış güçlerin jeopolitik projelerinin enstrümanlarına dönüşmesini engelleme gereğidir. Küresel Güney’deki özgürleşme hareketleri bu çelişkiyle defalarca karşı karşıya kalmıştır.
Çoğu durumda, sömürgeciliğe veya baskıcı merkezi devletlere karşı yürütülen mücadeleler, siyasal zaferler elde ettikten sonra, mevcut ekonomik yapıları köklü biçimde dönüştürmeksizin yeni egemen sınıfların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Dolayısıyla mesele yalnızca bir toprak parçasını kimin yönettiği değildir.
Asıl soru şudur: Bu yönetim kimin çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir, hangi sınıf ilişkilerini yeniden üretmektedir ve nasıl bir kalkınma modeli izlemektedir? Toplumsal adaletten yoksun ulusal kurtuluş eksiktir.
Ancak kültürel ve ulusal hakların tanınmadığı bir toplumsal adalet de kalıcı olamaz. Dolayısıyla Sol’un görevi ne ulusu inkâr etmek ne de ona tapınmaktır.
Görev, ezilen halkların haklarını savunurken, bu hakların nasıl bir toplumsal düzeni mümkün kılmasının amaçlandığını sorgulamaktır.
Sınırların ötesinde: Demokratik bir bölgesel ufka doğru
Kürt sorununun geleceği, Ortadoğu’daki diğer pek çok krizin geleceği gibi, bölge toplumlarının güvenlik devletlerinin, rantçı ekonomilerin ve jeopolitik rekabetin ötesine geçebilme kapasitesine bağlıdır.
Kalıcı bir çözüm ne kimlikleri inkâr etmekte ne de bu kimlikleri büyük güçler arasındaki rekabetin araçlarına dönüştürmekte yatar. Gerçek anlamda demokratik bir ufuk, birkaç temel ilkeye dayanmalıdır:
• Tüm etnik ve dilsel topluluklar için tam yurttaşlık eşitliği;
• Siyasal ve ekonomik desantralizasyon;
• Dengeli bölgesel kalkınma ve kamu yatırımlarının yeniden dağıtılması;
• Otoriter devlet biçimlerine karşı katılımcı demokrasi;
• Rant gelirleri ve elit birikimi yerine toplumsal ihtiyaçlar etrafında örgütlenen bir ekonomi;
• Toplumsal hareketlerin dış güçlerden siyasal bağımsızlığı;
• İşçiler, kadınlar, öğrenciler ve diğer bağımlı toplumsal gruplar için örgütlenme özgürlüğü.
Kürt sorunu, nihayetinde Ortadoğu’nun karşı karşıya olduğu daha büyük bir sorunun parçasıdır: Toplumlar, hiçbir grubun etnik kökeni, dili ya da kültürel kimliği nedeniyle dışlanmadığı; hiçbir sınıfın veya siyasal elitin ekonomik ve siyasal gücü tekeline alamadığı bir biçimde nasıl inşa edilebilir?
Bu perspektiften bakıldığında, Kürdistan’ın geleceği yalnızca sınırların nasıl çizileceğine bağlı değildir.
Daha temel bir soruya bağlıdır: Özgürleşme öncelikle yeni devletlerin kurulması yoluyla mı aranmalıdır, yoksa etnik kökeni veya dili ne olursa olsun insanların gerçek özgürlüğe, eşitliğe ve siyasal güce sahip olduğu toplumların inşası yoluyla mı?
Kürt sorunu, her şeyden önce, bir eşitlik sorunudur.