Ortadoğu’da devlet, sermaye ve ulusal sorun (2)
- Irak içinde özerk bir konum kazansa da küresel ekonomiye bağımlı kalan Kürdistan Bölgesi, petrol ve rant eksenli bir yapıya büründü. Bölgede üretken kalkınma yerine kaynakları, sözleşmeleri ve devlet kurumlarını denetleyen yeni bir politik-ekonomik elit sınıfı güç kazandı. Sorun uygulama değil yapısaldır.
- Irak Kürdistanı, toplumsal dönüşüm olmaksızın gerçekleştirilen ulusal kurtuluşun, eşitsizlik yapılarını değiştirmeden yalnızca iktidarın sahiplerini değiştirebileceğini gösteriyor. Bölge, ne bir başarısızlık ne de bir başarı örneğidir. O, ulusal kurtuluşun hedefleri ile çevresel kapitalizmin sınırları arasındaki çelişkinin örneğidir.
- Ekonomik büyüme ve devlet gücü, kendi başına bir ulusal sorunu çözmeye yetmez. Türkiye, bir ülkenin sanayileşebileceğini, küresel piyasalara derinlemesine entegre olabileceğini, önemli bir askeri güce sahip olabileceğini ve buna rağmen bir ulusal sorunu bir yüzyıl boyunca çözümsüz bırakabileceğini göstermektedir.
- Ekonomik büyüme, bölgesel eşitsizliği kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Başarılı biçimde sanayileşen ve küresel piyasalara entegre olan devletler dahi kendi iç çevrelerini yeniden üretebilir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Kürt işçiler, öğrenciler, aydınlar ve siyasal hareketler, ulusal sorunu daha geniş bir toplumsal mücadele alanının içine taşıdılar.
Majid Maleki Meighani
Yazar ve siyasi analist Majid Maleki Meighani, yaklaşık otuz yıllık saha araştırmaları ve sosyoekonomik veriler ışığında, ilk bölümde “Dört Kürdistan, Dört Kriz” başlığı altında, Kürt Sorunu’nun farklı devlet, sınıf ve küresel müdahalelerle şekillenen dört ayrı tarihsel krizden oluştuğunu anlatıyor. İkinci bölümde ise Irak ve Türkiye’nin Kürt sorunu yaratan politikalarına odaklanıyor.
Irak Kürdistanı: Ne başarı ne başarısızlık
Irak Kürdistanı’nın (Başûrê Kurdistanê) deneyimi, Kürdistan’daki dört örnek arasında belki de en karmaşık olanıdır; çünkü Kürtlerin kendi kendilerini yönetmesinin kurumsallaşması bakımından en ileri düzeye ulaşmış örneği temsil eder.
On yıllar süren silahlı ve siyasal mücadelenin ardından bir Kürt ulusal hareketi, uluslararası düzeyde tanınan özerk bir siyasal yapı kurmayı başardı. Ancak bu tarihsel kazanım aynı zamanda temel bir çelişkiyi de ortaya koydu: Siyasal özerklik, kendiliğinden ekonomik ya da toplumsal özgürleşme yaratmaz.
Kürdistan Bölgesi, Irak devletinin zayıflığı, dış müdahaleler, bölgesel savaşlar ve nihayet 2003’te ABD’nin Irak’ı işgalinin ardından Saddam Hüseyin’in devrilmesi gibi bir dizi koşulun özgül bileşiminden doğdu.
İşgalin ardından Irak Kürdistanı yeni bir siyasal döneme girdi. Resmî kurumları, parlamentosu ve güvenlik güçleri bulunan bölgesel bir yönetim yapısı oluştu; bunun yanı sıra giderek daha bağımsız bir dış politika çizgisi gelişti.
Birçok kişi açısından bu gelişme, Kürt ulusal hareketi için tarihsel bir zafer anlamına geliyordu. Ancak politik ekonomi açısından bakıldığında, küresel kapitalizm içinde siyasal özerkliğin her zaman gerçek bir ekonomik bağımsızlık anlamına gelmediğini de gösterdi.
Kürdistan Bölgesi, ekonomisini çeşitlendiren bir üretim yapısı, sanayileşme ve geniş toplumsal katılım üzerinden geliştirmek yerine, büyük ölçüde petrol gelirlerine, yabancı sermayeye ve dış güvenlik düzenlemelerine bağımlı hale geldi.
Çevre içindeki çevre ve ekonomik bağımlılık
Geçtiğimiz on yılda kamu çalışanlarının maaşları etrafında tekrar tekrar yaşanan krizler, petrol ihracatına ve Bağdat’tan aktarılan bütçe kaynaklarına bağımlı bir ekonominin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koydu. İşte burada “çevre içindeki çevre” kavramı açıklayıcı hale gelir.
Kürdistan Bölgesi, Irak içinde görece ayrıcalıklı bir konum elde ederken küresel ekonomi içerisinde yapısal olarak bağımlı kalmıştır. Bağdat’tan uzaklaşmış, ancak çevresel kapitalizmin daha geniş politik-ekonomik yapısından kurtulamamıştır.
Bölgesel ekonomi, Ortadoğu’daki pek çok rantçı ekonomi gibi giderek daha fazla doğal kaynak gelirleri, siyasal ağlar ve rantın paylaşımı etrafında örgütlenmiştir.
Yeni bir politik-ekonomik elit ortaya çıkmış; bu elitin gücü önemli ölçüde üretken kalkınmadan ya da bağımsız toplumsal örgütlenmeden değil, kaynaklar, petrol sözleşmeleri, devlet kurumları ve dış ilişkiler üzerindeki denetimden beslenmiştir.
Bunun sonucunda Kürt ulusal hareketinin başlangıçtaki hedeflerinden bazıları -daha demokratik ve eşitlikçi bir toplum yaratma arzusu- devletleşme ve sermaye birikiminin mantığı tarafından giderek daha fazla sınırlandırılmıştır. Buradaki sorun yalnızca tek bir partinin ya da tek bir siyasal liderin uygulamaları değildir. Sorun yapısaldır.
Sömürgecilik sonrası dünyanın geniş bir bölümünde ulusal kurtuluş hareketleri aynı çelişkiyle karşı karşıya kalmıştır: Siyasal iktidar, ekonomik ve toplumsal ilişkiler köklü biçimde dönüştürülmeden elde edildiğinde, yeni siyasal düzen başlangıçta aşmaya çalıştığı ilişkilerin birçoğunu yeniden üretebilir. Irak Kürdistanı bu çelişkinin somut bir örneğidir.
Kürt kimliğinin korunması, siyasal kurumların inşası ve tarihsel baskının bazı biçimlerinin aşılması bakımından önemli kazanımlar elde edilmiştir. Ancak yapısal yolsuzluk, siyasal iktidarın belirli ellerde yoğunlaşması, ekonomik bağımlılık ve toplumun alt sınıflarının siyasal süreçlere sınırlı katılımı, ulusal kurtuluşun tek başına toplumsal özgürleşme sorununu çözemeyeceğini göstermektedir. Kürt örneği aynı zamanda dış güçlerin belirleyici rolünü de ortaya koymaktadır.
ABD, 1991 sonrası Irak’ın siyasal düzeninin şekillenmesinde ve daha da belirleyici biçimde 2003 sonrası düzenin kurulmasında önemli bir rol oynadı. Ancak bu destek yalnızca demokratik ilkeler ya da ulusların hakları temelinde verilmiş değildi. Daha geniş bir Amerikan Ortadoğu stratejisinin ve bölgedeki nüfuzunu sürdürme politikasının parçasıydı.
Toplumsal dönüşüm yerine iktidar el değiştirdi
Büyük güçler, ulusal ve etnik hareketleri genellikle kendi jeopolitik çıkarlarıyla örtüştükleri ölçüde destekler. Belirli bir tarihsel anda verilen destek, söz konusu halkların uzun vadeli haklarına yönelik kalıcı bir bağlılık anlamına gelmez.
Irak Kürdistanı’nda bölgesel yönetimin bazı kesimleri ile ABD, İsrail ve diğer bölgesel güçler arasındaki yakın ilişkiler, Kürt toplumunun tarihsel taleplerinin daha geniş jeopolitik rekabetlerle iç içe geçmesi tehlikesini doğurmuştur.
Ancak bu durum, Irak Kürtlerinin siyasal kazanımlarını inkâr etmek ya da merkezi hükümetlerin Kürtlere karşı geliştirdiği anlatıları yeniden üretmek için kullanılmamalıdır. Kürdistan Bölgesi’ne yönelik politik-ekonomik bir eleştiri, eski düzene geri dönülmesini ya da Kürtlerin özerkliğinin reddedilmesini savunmak anlamına gelmez.
Asıl mesele şudur: Ulusal bir proje, bağımlılığın, rantın ve elit egemenliğinin ötesine geçerek gerçekten demokratik ve toplumsal temellere dayanan bir siyasal düzene dönüşebilir mi?
Irak Kürdistanı, toplumsal dönüşüm olmaksızın gerçekleştirilen ulusal kurtuluşun, eşitsizlik yapılarını temelden değiştirmeden yalnızca iktidarın sahiplerini değiştirebileceğini göstermektedir.
Bu nedenle Irak Kürdistanı ne yalnızca bir başarısızlık ne de koşulsuz bir başarı örneğidir. O, ulusal kurtuluşun özgürleştirici hedefleri ile çevresel kapitalizmin yapısal sınırları arasındaki çelişkinin tarihsel bir örneğidir.
Türkiye'de Kürdistan: Yüzyıllık mesele, yarı-çevre devlet
Türkiye'deki Kürdistan (Bakurê Kurdistanê) deneyimi, diğer üç örnekten önemli ölçüde farklıdır. Türkiye güçlü bir merkezi devlet yapısını, örgütlü bir orduyu, görece büyük bir sanayi burjuvazisini ve küresel piyasalarla derin bir bütünleşmeyi sürdürmüştür. Irak ve Suriye'nin aksine, devletin benzer ölçekte bir çöküşünü yaşamamıştır.
Dolayısıyla Türkiye'deki Kürt sorunu yalnızca devletin zayıflığı, kurumsal çöküş ya da rantçı kapitalizm üzerinden açıklanamaz. Buradaki mesele, görece başarılı bir kalkınma süreci içerisinde devam eden ulusal baskı sorunudur.
Türkiye bir yarı-çevre devlet niteliğindedir: Ne kapitalist sistemin merkezinde yer alır ne de yalnızca bağımlı bir çevre ekonomisi olarak tanımlanabilir. Ekonomisinin önemli sektörlerini küresel üretim ağlarına entegre etmiş, ihracata yönelik sanayiler geliştirmiş ve kendisini önemli bir bölgesel güç olarak konumlandırmıştır. Bununla birlikte eşitsiz gelişme, finansal bağımlılık ve iç toplumsal çatışmalarla bağlantılı yapısal sorunlarla karşı karşıya kalmaya devam etmektedir. Kürt sorunu da bu çelişkili yapı içerisinde gelişmiştir.
Türk devleti, siyasal merkezileşme, ulusal homojenleştirme ve ortak bir Türk kimliğinin inşası yoluyla modern bir ulus-devleti sağlamlaştırmaya çalışmıştır. Ancak bu proje, etnik ve kültürel çeşitliliğin tarihsel gerçekliğiyle karşı karşıya kalmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan itibaren Kemalizm, bütünlüklü bir ulusal siyasal kimlik fikri etrafında şekillenmiştir. Yirminci yüzyıldaki birçok milliyetçi devletleşme projesinde olduğu gibi, etnik ve kültürel farklılıkları yalnızca toplumsal gerçeklikler olarak değil, toprak bütünlüğü ve siyasal birliğe yönelik potansiyel tehditler olarak değerlendirmiştir.
Bunun sonucunda Kürtler, dillerinin ve kültürel ifadelerinin kısıtlanması, etnik kimliklerinin inkârı ve yoğun siyasal ve askerî baskıyla karşı karşıya kalmıştır.
Ekonomik büyüme, bölgesel eşitsizlik
Ancak bu tarih yalnızca Türk milliyetçiliğinin ideolojisi üzerinden anlaşılamaz. Söz konusu politikalar aynı zamanda, devletlerin toprak üzerindeki denetimlerini sağlamlaştırmaya ve siyasal merkezileşme yoluyla uluslararası sistem içerisinde rekabet etmeye çalıştıkları yarı-çevresel bir ortamda gerçekleşen daha geniş bir modern devletleşme sürecinin parçasıydı.
Türkiye'nin özgünlüğü, ekonomik kalkınma ile siyasal denetimi eşzamanlı olarak sürdürebilmesinde yatıyordu. Türkiye'nin doğu ve güneydoğusundaki Kürt bölgeleri büyüyen ulusal ekonomiye giderek daha fazla entegre olurken, yatırım, gelir, altyapı ve istihdam olanakları açısından sanayileşmiş batı bölgelerinin gerisinde kalmaya devam etti. Bu durum, kapitalist gelişmenin önemli bir özelliğini ortaya koymaktadır: Ekonomik büyüme, bölgesel eşitsizliği kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Başarılı biçimde sanayileşen ve küresel piyasalara entegre olan devletler dahi kendi iç çevrelerini yeniden üretebilir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Kürt işçiler, öğrenciler, aydınlar ve siyasal hareketler, ulusal sorunu daha geniş bir toplumsal mücadele alanının içine taşıdılar.
Bu nokta önemlidir; çünkü Türkiye'deki Kürt siyasetinin tarihi yalnızca etnik direnişin tarihi değildir. Farklı dönemlerde Kürt siyasal hareketleri; işçileri, öğrencileri, demokratik güçleri ve radikal siyasal hareketleri kapsayan daha geniş mücadelelerle kesişmiştir.
Son yıllarda, özellikle Türk devleti ile Kürdistan İşçi Partisi (PKK) arasındaki çözüm sürecinin (2013-2015) sona ermesinin ardından, devletin güvenlikçi yaklaşımı yeniden belirleyici hale gelmiştir.
Siyasal alanı daraltmak yerine kültürel çoğulculuk
Türk hükümeti, silahlı Kürt örgütlerine karşı yürüttüğü mücadeleyi büyük ölçüde terörle mücadele çerçevesinde tanımlarken, eleştirmenler bu yaklaşımın Kürt sorununun demokratik yollarla çözümü için gerekli siyasal alanı daralttığını savunmuştur. Türkiye'nin jeopolitik konumu da meseleyi daha karmaşık hale getirmiştir.
NATO üyeliği, Avrupa, Ortadoğu ve Kafkaslar arasındaki stratejik konumu ve ABD'nin bölgesel stratejisindeki rolü, Kürt sorununun uluslararası güç siyasetiyle tekrar tekrar iç içe geçmesine neden olmuştur. Suriye savaşı bu dinamiği daha da güçlendirmiştir.
Kuzey Suriye'de Kürtlerin öncülüğündeki güçlerin ortaya çıkması ve DAİŞ’e karşı ABD ile askerî işbirliği yapması, Ankara'nın güvenlik kaygılarını artırmıştır. Türkiye bu güçleri kendi sınırları içerisindeki Kürt silahlı hareketleriyle bağlantılı görürken, Washington onları DAİŞ’le mücadelede önemli ortaklar olarak değerlendirmiştir.
Bir kez daha büyük güç siyasetinin temel çelişkisi ortaya çıkmıştır: Bir güç, Kürtleri taktik müttefikler olarak destekleyebilir; ancak Kürt sorununa kalıcı ve adil bir siyasal çözüm bulunmasını desteklemeyebilir.
Türkiye'deki Kürdistan deneyimi bu nedenle diğer örneklerin de ortaya koyduğu önemli bir gerçeğin altını çizer: Ekonomik büyüme ve devlet gücü, kendi başlarına bir ulusal sorunu çözmeye yetmez.
Türkiye, bir ülkenin sanayileşebileceğini, küresel piyasalara derinlemesine entegre olabileceğini, önemli bir askerî güce sahip olabileceğini ve buna rağmen bir ulusal sorunu bir yüzyıl boyunca çözümsüz bırakabileceğini göstermektedir.
Alternatif ne Kürt kimliğini inkâr etmekte ne de Kürt siyasetini yabancı güçlerin bir aracına dönüştürmektedir. Kalıcı bir çözüm; demokratik siyasal hakları, bölgesel eşitliği ve kültürel çoğulculuğun tanınmasını gerektirir.