Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bu yana Kürtler’e yönelik inkar ve imha politikasıyla Kürtlerin dostluğunu kaybetti. Aklı başında bir TC yönetimi Kürtlerin en doğal hakları olan yaşam hakkı başta olmak üzere tüm ulusal ve demokratik haklarını kabul edip, demokratik bir özerklik, konfedaral veya federal bir sistemi getirebilseydi bugün Ortadoğu’nun en güçlü devletlerinden birisi olurdu, Kürt ve Kürdistan sorunu da çözüme kavuşmuş olurdu.

TC’nin resmi ideolojisi olan “Kemalizm” 1923’ten sonraki Türki fizikasyon politikası ve bölünme fobisi ile Yunanlılarla olan savaşında yanında tuttuğu Kürtleri hep karşısına aldı. Bu Kürt karşıtı politikasını sadece Kürdistan’ın kuzeyinde değil, Kürdistan’ın diğer parçalarında da uyguladı. 1937 Dersim başkaldırısından itibaren aynı “dert”ten muzdarip olan Arap, Fars rejimleriyle oluşturduğu Sadabad, Bağdat ve Cento anlaşmaları bu uygulamanın sonucudur.

Bu anlamsız, faydasız, uğursuz politika son kırk yıldır hız kesmeden devam ediyor. Bu politika sonucunda TC‘nin arasının düzgün olduğu bir tek komşusu kalmamıştır. 1999 öncesinde Şam, Atina, Tahran, Bağdat, Erivan ile kavgalıydı. 1999 sonrasında Şam ile ilişkilerini düzeltme aşamasına girdi. Aynı şekilde Atina ile de ilişkilerini düzeltme yoluna girdi. Tahran ve Bağdat ile görünürde ilişkileri soğuk olsa bile Kürt ve Kürdistan sorunu söz konusu olduğunda ilişkiler ılımanlaşıyordu.

 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgali döneminde yine NATO müteffiki ABD ile ilişkileri limonileşti. Bu nedenledir ki Süleymaniye’de “özel harp karargahı”ndaki subaylarının başına çuval geçirilip, sorgulandılar.

2011 yılından itibaren Suriye’de uyguladığı politikalar nedeniyle Şam ile arası yeniden bozuldu. Türkiye Cumhuriyeti Güneybatı Kürdistan’da (Rojava) sırf Kürtler bir statü kazanmasın diye Kürtler’e karşı DAİŞ ve diğer radikal İslam çetelerini destekledi. Bu nedenlede DAİŞ’e karşı hava saldırılarında bulunan müteffik güçlerin yanında yer almadığı gibi, DAİŞ’in Kürdistanı işgal projesine de maddi, manevi desteğini esirgemedi.

Türkiye’nin iç politikası da, dış politikası gibi anti-Kürt ve Kürdistan üzerine oluşturulmuş. Dış politikasındaki Kürt ve Kürdistan karşıtlığı zaten bu iç politikanın dışa vurumudur. Türkiye’de 7 Haziran’da milletvekili genel seçimleri yapıldı. HDP ve bileşenleri bu seçimden zaferle çıktı. Seksen milletvekili ile önemli bir grup oluşturdu. Ancak parlamentodaki partilerden hiçbiri HDP’nin bu başarısını Kürt ve Kürdistan sorunu nedeniyle içlerine sindiremedi. HDP’yi görmüyorlar, duymuyorlar, konuşmuyorlar. Tıpkı üç maymun politikası gibi. MHP kapılarını kilitlemiş. AKP koalisyon görüşmelerinin ilk turunda HDP ile usulen göreşeceğini, ikinci turda ise HDP ile görüşmeyeceğini açıkladı. Oysa ki HDP’siz Türkiye’nin demokratikleşmesi,

Kürt ve Kürdistan sorunu ile diğer halkların sorunlarının çözümü imkansızdır. Bunu bildikleri halde Kürtlerin demokrasi mücadelesini içlerine sindiremiyorlar. Sindiremedikleri için de hem içeride, hem dışarıda kaybediyorlar. Oysa ki Türkiye’nin hem içeride, hem dışarıda kazanması mümkündür. Ama Türkiye tavrını kaybetmeden yana koymuş durumda. Haydi hayırlısı.


KÜRDİSTAN TARİHİNDE BU HAFTA:  

* 13 Temmuz 1989’de İranlı yöneticilerle görüşmek üzere Viyana’da bir eve giden İKDP lideri Qasimlo ve arkadaşları Evdillah Qadirî Azer ve Dr. Resul İran gizli servisince şehit edildiler.

* 14 Temmuz 1982’de Diyarbekir E Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan M. Hayri Durmus, Kemal Pir, Akif Yilmaz ve Ali Cicek ihanet ve cezaevindeki uygulamaları protesto etmek için  ölüm orucuna katıldılar.  

* 15 Temmuz 1951’de, Kürt siyasetçi, Kürdolog, Xoybûn örgütü kurucusu ve Kürt Latin alfabesinin kurucularından Hawar ve Ronahi dergilerinin sahibi ve yazarı Celadet Mîr Bedirxan Şam’da vefat etti.
* 15 Temmuz 1985’de Dicle Talebe Yurdu ve Kürtleri Koruma komitesi üyesi 1950-1954 Diyarbekir milletvekili M. Remzi Bucak sürgünde Paris’te vefat etti.
* 19 Temmuz 1987’de Kürdistan’da Olağanüstü Hal Valiliği kuruldu. Diyarbekir, Van, Siirt, Hakkari, Elazığ, Çewlik ve Dersim’de olağanüstü hal ilan edildi.