Türkiye solu Ermeni Soykırımı’nı görmezden geldi

Dosya Haberleri —

Ermeni soykırımı

Ermeni soykırımı

Yazar Recep Maraşlı ile Türkiye’de sol ve komünist hareketlerin Ermeni Soykırımı meselesinde resmi ideolojinin ne kadar uzağında durduğu ve ona ne kadar karşı çıktığını konuştuk:

  • 68’ kuşağı devrimci hareketinin en parlak teorisyen ve örgütçülerinden biri olan İbrahim Kaypakkaya, 1972’de Ermeni meselesine parmak basan ve Ermeni halkının “tarihsel haksızlığa” uğradığını söyleyerek yolu açan ilk kişidir. Kemalizmin radikal bir eleştirisini yapması ve Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkına devrimci yaklaşımı ile de diğerlerinden ayrılmıştır.
  • Ermeni Soykırımı üzerine asıl tartışmalar, ASALA’nın diplomatlarına yönelik eylemleri üzerine yükselmiştir. ASALA’nın ilk kez 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Türkiye’de de eylem yapması, Levon Ekmekçiyan’ın idam edilmesi, Artin Penik adlı yaşlı bir Ermeni'nin kendini Taksim’de yakması gibi dramatik olaylar; 1915 soykırımı ve Ermeni meselesi nedir ne değildir tartışılmasını ateşledi.

REWŞAN DENİZ

Bugün 24 Nisan 1915 Ermeni Soykırımı'nın yıl dönümü... Ermeni Soykırımı, Osmanlı döneminde yaşayan Ermenilerin 1915 ilkbaharından 1916 sonbaharına kadarki dönemde fiziksel olarak yok edilmesini ifade eder. Kaynaklara göre soykırım sırasında yaklaşık 1,2 milyon Ermeni katledildi. Ermeni Soykırımı’nın yıldönümü olarak kabul edilen 24 Nisan’da soykırım kurbanlarını anmanın yanı sıra soykırım farklı yönleriyle ele alınır ve daha iyi anlaşılması için tarihe ışık tutulur. Osmanlı İmparatorluğu ve sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşananları soykırım olarak kabul etmek bir yana günümüzde de Ermeni düşmanlığı her alanda hakim, özellikle Azerbaycan’ın Karabağ işgalinden sonra da zirve yaptı. Her ulusun devletin resmi ideolojisi ve anlatısına uzak veya onu tümden reddetmese de mesafeli duran ve eleştiren kesimleri sol ve komünist hareketlerdir. Türkiye’de sol ve komünist hareketlerin Ermeni Soykırımı meselesinde resmi ideolojinin ne kadar uzağında durduğu ve ona ne kadar karşı çıktığını yazar Recep Maraşlı ile konuştuk. İki bölümden oluşan söyleşimizin ilk bölümünde Recep Maraşlı, Türkiye solunun Ermeni Soykırımı’nı uzun yıllar emperyalistlerin kışkırtması sonucu savaş halinde yaşanan bir boğazlaşma olarak gördüğünü belirtti.

 

 

Yazar Recep Maraşlı

 

Ermeni Soykırımı’nı tarif etmek için sonraki yıllarda 'Ermeni Tehciri’ diye bir tanım kullanıldı. Çünkü kavram olarak soykırım, yani jenosit kavramı yeni. Bildiğimiz kadarıyla 1944 yılında ilk defa kullanılmaya başlanmış. İkinci Dünya Savaşı öncesinde Türkiye’deki solu neden yaşananlara soykırım demediniz, biraz haksızlık olur çünkü literatürde daha bu tür tanımlamalar yok veya oturmamış. Fakat özellikle TKP, artık günümüzde Ermeni Soykırımı o yıllarda daha çok kullanılan Ermeni Tehciri’ne nasıl bakıyordu?

Aslında “Tehcir”, sonradan bulunan bir isim değil. Osmanlı hükümeti tarafından Ermeni sürgün ve soykırımına yasal bir dayanak olarak 27 Mayıs 1915 tarihinde kabul edilen “Sevk ve İskân Kanunu”nun kısa ismi. Tehcir; “zorla göç ettirmek” anlamına geliyor. Tehcir Yasası, Ermenileri anavatanlarından sürme ve yok etme projesinin o zamanki “yasal” kılıfı idi. Bu bile başlı başına karşı çıkılması, tavır alınması gereken benzersiz bir zulüm. Düşünün beşikteki çocuğundan, yatalak ihtiyarına kadar bütün olarak Ermeni (aynı zamanda Asuri/Süryani halkı), bir daha geri dönmemek üzere vatanından, evinden barkından sürülüyor. Nereye? Komşu bir köye, kasabaya değil, yüzlerce kilometre uzaklıktaki Arabistan çöllerine doğru ve sürüklenerek! Bu bir ölüm yürüyüşü, ölüme sürgün yasası…

Sürgün yollarında başlarına ne geleceği önceden belli. Katliamlar, soygunlar, kadın ve çocukların kaçırılması. Mal-mülklerin talan edilmesi… Hiçbir şey yapılmasa bile yüz binlerce insanın bu yolculuktan sağ kurtulmaları zaten mucize olurdu. Ne olacağı bilinerek, hesaplanarak alınmış bir karar bu. Nasıl sonuçlandığını görmek için on yıllarca beklemeye gerek yoktu, o günlerde de belliydi.

Bu coğrafyanın otokton Hıristiyan halkları topyekûn olarak ana vatanlarından silindi, uzaklaştırıldı ve katledildi. Buna sadece “Tehcir” dense, soykırım kavramı henüz tanımlanmamış olsa bile, bütün bu yapılanlar insanlığa karşı işlenmiş korkunç bir suç değil mi? Buna karşı çıkılması, tavır alınması gerekirdi. Keza bir ay öncesinden 24 Nisan 1915’de İstanbul’daki Ermeni aydını; sanatçı, milletvekili, politikacı ve toplum önderi 2 bin 234 kişinin topluca tutuklanarak Ankara Ayaş ve Çankırı’daki toplama kamplarına gönderilmesi; bir-iki isim hariç hiç kimsenin sağ kurtulmamış olması “soykırım” diye tanımlanmasa bile eleştirilecek, karşı durulacak bir zulüm değil miydi?

Olguları tanımlamak, kavramlaştırmak veya bir isim koymak ayrı bir konu ama bu olguya karşı siyasi bir tavır almamış olmak daha feci bir durum. Türkiye sosyalist hareketi maalesef ikisini de çok geriden ve ayak sürüyerek yaptı. Bu, egemen ulus solunun, ulusal sorunlar/talepler söz konusu olduğunda kendi hâkim yönetici elitlerinin yanında yer almasıyla ilgili bir konu ve bu onu “milliyetçi bir sol” haline getiriyor.

Çok manidardır ki “jenosit/soykırım” kavramı, Nazi Almanya’sının Holokost vahşetinin ortaya çıkmasından sonra 1948’de BM kararıyla uluslararası insanlık suçları kataloğuna girdiyse de, bu kavram asıl olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun 1915’de işlediği insanlık suçlarının nasıl tanımlanacağı sorusu üzerine varılmış bir kavramdır. Soykırım suçunu literatüre kazandıran ve metni hazırlayan hukukçu Refael Lemkin, “soykırım” kavramına 1915 yılında Ermeni halkına karşı işlenmiş insanlık suçlarına ceza hukuku literatüründe bir tanım bulmak için ulaştığını belirtir.

Peki bu kavramlaştırmalara, kendi ülkeleri ve tarihlerinin bir parçası olmasına rağmen bizim sosyalist demokrat aydınlarımız neden kafa yormadı, düşünce üretmedi? Çünkü sorun etmedi, sorun olarak görmedi. İşte meselenin bir boyutu…

Tarihsel Türkiye Komünist Partisi (TKP), çok uluslu, çok dinli, çok kültürlü bir toplumsal dokuya sahip olan Osmanlı devletinin Türk-Müslüman eksenine dayalı bir “Türk ulus-devleti” haline getirilmesini “emperyalizme karşı mili mücadele” olarak tanımlayıp destekledi.

Ne 1915, ne 1919-22, ne 1925, 33 ve ne de 1938 ile ilgili eleştirel bir tavırlarının olmaması, Misâk-ı Millî adı verilen sanal sınırlar içindeki herkesi ve her şeyi “Türkleştirme” projesini “ulusal demokratik devrim” olarak tanımlamaları, bu uğurda işlenen suçları da görmezden gelmelerinin nedenini anlatıyor.

Peki Mustafa Suphi’lerin bu konuya bakışı nasıldı?

Kemalizm hakkında halen önemli bir kısmında devam eden bu yanlılığı/yanılgıyı trajik bir örnekle belirtmek isterim. Coşku içinde “Anadolu devrimi”ne katılmak için ülkeye gelmek isteyen TKP önderlerinden Mustafa Suphi, 1920’de Ethem Nejat’la birlikte M. Kemal’e yazdıkları mektupta Kazım Karabekir’in o sırada Ermenistan üzerine yürüttüğü, 1915 soykırımının Kemalist kadrolarca devam ettirilmesinden başka şey olmayan tedip seferini şöyle değerlendiriyorlardı: “… Bu Türklerin Ermeni düşmanlığı ile ilgili bir şey değildir. Emperyalist işbirlikçi Ermeni Taşnak hükümetinin ortadan kaldırılması için yapılmış bir harekettir. Siz de bizi yalancı çıkarmayacak biçimde böyle açıklayın.” Bugüne uyarlarsak “Kürt halkıyla bir problemimiz yok, biz sadece PKK terörünü bitirmek istiyoruz” resmi söylemi gibi. Aynı kadroların bir yıl sonra 1921’de bizzat Kazım Karabekir’in tertiplediği komplolarla Erzurum’dan Trabzon’a yönlendirilip, Teşkilat-ı Mahsusa elemanları tarafından Karadeniz’de boğdurulması, Türk sosyalist hareketinin trajik yanılgısını gösterir.

Ermeni ulusal demokratik örgütleri, sosyalistleri de Yunanlılar gibi, Balkan halkları gibi Osmanlı despotizmine karşı, ulusal kurtuluş mücadelesi veriyorlardı. Dahası Ermeni ulusal hareketleri ayrılıktan ziyade bölgesel özerklik ve anayasal güvenceler gibi demokratik taleplere sahiptiler. Ki bağımsızlık isteseler dahi komünist hareketin görevi bu mücadeleleri desteklemekti, egemen ulus adına yürütülen zulüm ve zorbalıkları savunmak değil…

 

 

 

TKP’den sonra Türkiye’de en kitlesel sol parti Türkiye İşçi Partisi (TİP). TİP’in içinde Zaven Biberyan gibi Ermeni aydınlar da var. 1960’lı yıllarda TİP’in kadroları, Ermeni Soykırımı’na nasıl bakıyordu? Ya da şöyle soralım bu meseleyi anlamada, tarihine ışık tutmada yol gösterici olmasa da yardımcı oldu mu, işaretler bıraktılar mı yola yoksa görmezden gelmeyi mi tercih ettiler?

Gerek tarihsel TKP ve gerekse TİP içerisinde Ermeni sosyalistleri, aydınları vardı. Bu kişilerin parti içinde ne gibi etkileri olduğu, nasıl çalıştıkları, ne gibi sorunlarla karşılaştıkları incelenmeye değer. Muhtemelen komünist hareket içinde ulusal kimliklerini öne çıkarmak ve ulusal dava güdüyor görünmek istemediler. Bu belki de Türkiye’de sosyalist-demokratik bir devrim olursa, bu sorunların da çözüleceği beklentisi veya inancıyla ilgili olmalıdır; bir yanıyla da bu kişilerin ne kadar kendi ulusal kimliklerinden soyunmuşlarsa, parti içinde o kadar “iyi enternasyonalist yoldaşlar” olarak kabul edilmeleriyle ilgili…

Örneğin çocukların masallarıyla tanıdığı “İhmal Amca”, TKP’li Vartan İhmalyan’ın Ermeni kimliği hakkında anılarını yazıncaya kadar kimse haberdar değildi. İhmalyan’ın anıları bu konuda oldukça öğreticidir. Bir başka uç örnek TKP’nin Polit Büro üyesi ve partililerin o zaman “Ahmet Saydan Yoldaş” olarak tanıdığı Ermeni şair, gazeteci, yazar Aram Pehlivanyan. TKP MK’sı onun vefatı üzerine yayınladığı 13 Aralık 1979 tarihli duyuruda, ne onun gerçek isminin Aram Pehlivanyan olduğundan, ne zamanının önde gelen Ermeni edebiyatçı ve aydınları arasında yer aldığından, ne de Ermenice eserleri ve dergi yazılarından bahsediyordu.

Muhtemelen, “Bakın TKP’yi Türk düşmanı Ermeniler yönetiyormuş!” propagandası yapılır diye çekindiler. Ama bunu savunamayacak kadar endişe duymaları nasıl açıklanabilir?

TİP’e gelince, o da Ermeni meselesine, 1915 soykırımına uzak duran bir örgüt. Üstelik TİP’in yasal bir parti olarak, kapatılma, cezalandırılma tehdidi altında olmak gibi bir mazereti de var. Nitekim TİP, 12 Mart 1971 darbesinden sonra Anayasa Mahkemesi tarafından sosyalist bir iktidar kurma iddiası nedeniyle değil, 4. Kongre’de Kürt ulusal haklarını kabul eden karar dolayısıyla “bölücülük” gerekçesiyle kapatıldı.

Bu sessizlik “yasal bir temkinlilik”ten ziyade, siyasi bir geleneğin devamıdır diyebiliriz. 1966 yılında ABD’nin Vietnam’da işlediği savaş suçlarını yargılamak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinden çağrılan bilim insanı, hukukçu, filozoflardan oluşan 15 kişilik bir sivil mahkeme oluşturulmuştu. “Russel Mahkemesi” olarak bilinen bu heyete Türkiye’den de TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar katılmıştı. Sonuç bildirgesinin hazırlandığı oturumda sunum yapan ünlü Fransız filozof Jean-Paul Sartre, ABD’nin Vietnam’da soykırım suçu işlediğini belirterek, tarihten örnekler verirken 1915 Ermeni Soykırımı'na da atıfta bulundu. Aybar anılarında yazdığına göre bu hususa itiraz etti, ortada bir soykırım olmadığını, emperyalistlerin kışkırtması sonucu savaş halinde yaşanan bir “boğazlaşma” olduğunu ifade eden bir savunma yaparak Sartre’ı ikna etti! Ermeni Soykırımı karardan çıkarıldı. TİP’le hiçbir konuda anlaşmamış olan Aydınlık çevresinin bunu “örnek bir Türk vatanseveri” diyerek alkışladığını görüyoruz.

 

 

* * *