
Kürt halkı, Türk devleti Kürt sorununu çözme yerine ezme politikası izleyince özyönetim ilan etmiş; buna karşı da devlet Kürt halkına yönelik saldırılarını arttırmıştır. Bu saldırılarla birkaç aydır yüzlerce sivili katletmiş, yüzlercesini de yaralamıştır. Şehirleri ablukaya almış, dünyada görülmemiş biçimde sokağa çıkma yasakları uygulamış, şehirleri yakıp yıkmış, halkın evlerini, işyerlerini tarumar etmiştir. Dünyada hiçbir yerde sivil halka karşı böyle bir uygulama yapılmamıştır. İsrail bile sivillerin yaşadığı yerde kendine yönelik bir saldırı yoksa polisini ve askerini oraya sokmamıştır. Zaten İsrail Filistinlilerin kendi özyönetimlerini kurmasına karşı değildir. Filistinlilerin kendi kendilerini yönetmelerini kabul etmektedir.
Özyönetimini ilan ettiği ve Türk devletinin tutuklamalarına karşı hendekler kazdığı gerekçe gösterilerek, çoğu genç olmak üzere kadın, çocuk ve yaşlılar sadece "polisler sokağımıza girmesin" dedikleri için öldürülmektedir. 21. yüzyılda dünyanın herhangi bir yerinde sivillere sadece bu nedenle saldırıldığı, ordunun tankı ve topuyla sivillerin üzerine gittiği görülmemiştir.
Türk devleti Kürdistan'ı işgal etmiş, Kürtlerin ulusal varlığını ve siyasi iradesini tanımayarak kültürel soykırımcı bir sistem kurmuştur. Kürtler bu sistemi kabul etmeyip "ben kendi kimliğim, dilim ve kültürümle kendimi yöneteceğim" deyince Türk devleti yeniden bir işgal harekatını başlatmıştır. Kürtler sınırları ve devletin varlığını sorun yapmadıkları halde saldırıya uğramakta ve katledilmektedirler. Zalim, haksız, gaspçı, işgalci, yabancı olan güç; mazlum ve haksızlığa uğrayan bir halka kendi sokağında, mahallesinde saldırmaktadır. Kürtler dünyanın en haksız, en zalim, en vicdansız saldırısına uğramaktadırlar.
Kimse ne Türkiye'yi işgal etmiş, ne de Türkiye halklarının bir hakkına tecavüz etmiştir. Kimsenin canına, malına, mülküne zarar vermeden "ben kendimi yöneteceğim" demiştir. Vay bunu diyen sen misin! Sen benim soykırımcı rejimimi reddederek asayişi bozuyorsun; benim egemenlik haklarımı çiğniyorsun, diyerek azgın, faşist saldırılarını dalga dalga sürdürmektedir. Her sokakta, hatta evde benim istediğimi kabul etmezsen başına her şey getiririm diyerek düşman ülkelerin bile birbirine göstermeyeceği bir öfkeyle, kinle saldırmaktadır.
Biz bugün bu saldırıları işlemeyeceğiz; bugün buna Türkiye kamuoyunda gösterilen sessizliği ve hain Kürtlerin bu saldırıları meşrulaştırma çabalarına değineceğiz.
Bu duyarsızlık neden?
Her gün birkaç genç, kadın, yaşlı, çocuk katledilmekte, ama Türkiye toplumundan, siyasi güçlerinden, kendine sivil toplum örgütü diyen kuruluşlarından ses yok! Kuşkusuz bazı sol kesimler, insan hakları örgütleri ve barış bloku bu olaylara tepki gösteriyor. Ancak çok fazla örgütlü olmayınca, toplumsal bir tepki olarak ortaya çıkmayınca herhangi bir etkisi olmuyor. Zaten AKP iktidarı bunları da eylemcilerin yandaşı görüyor. Özcesi Türkiye cenahında gösterilen tepkiler çok yetersizdir. Biz, Türkiye'deki vicdanlı insanların, demokrasi güçlerinin bu kadar etkisiz olacaklarına inanmıyoruz. Türkiye'de AKP Hükümetinin faşist saldırılarına karşı harekete geçecek belli bir toplum kesiminin var olduğuna inanıyoruz. Ancak bir duyarsızlık olduğu da gerçektir. Peki, bu duyarsızlık neden kaynaklanıyor, bunun gerçekten irdelenmesi gerekir. Başta sol güçler olmak üzere demokrasi güçlerinin bunu kendisine sorması gerekir. Çünkü mevcut sessizlik demokrasi güçlerini töhmet altında tutmaktadır.
Bu saldırılara neden sessiz kalınır? Devleti haklı görenler zaten sessiz kalırlar. Demokrasi güçlerinin devleti haklı görmeyeceği açıktır. Devleti haklı görmüyorlar, ama devletin saldırılarına karşı da Türkiyeli demokrasi güçlerinin ve Türkiye toplumunun bir tavır koyduğu ve harekete geçtiği yok. Bu durumda devlet haklı değil, ama Kürt halkı da haklı değil, bunların arasındaki kavgaya karışmayayım, anlayışının var olduğunu, bu nedenle sessiz kalındığını mı kabul etmeliyiz? Devlet haklı görülmüyorsa, o zaman bu bakış vardır. Peki, dünyanın başka bir yerinde böyle bir mücadele olsaydı demokrasi güçleri bu kadar sessiz kalır mıydı? Bu durumda devlete karşı direnen halktan ve toplumdan yana olmaz mıydı?
Kürt halkı 90 yıldır Türk devletinin kültürel soykırımcı sömürgeci politikasına itiraz ediyor. En azından kırk yıldır da direniyor. Neden itiraz ediyor, neden direniyor? Sadece son kırk yılda on binlerce şehit vermiş, bir o kadar yaralanmış ve sakat kalmıştır. Binlerce köy yakılıp yıkılmış, 6-7 milyon insan topraklarından göçertilmiş, yüz binlercesi zindanlarda kalmıştır. Tüm bunlar özgür ve demokratik yaşam için olmuş. Yani Kürt halkı kendi kendini yönetmek için bu bedelleri ödemiştir. Kürtler bu konuda bu kadar bedel ödedikten sonra bundan vaz mı geçeceklerdir? Bu taleplerinden ve mücadelelerinden Türk devleti kabul etmiyor diye vaz mı geçeceklerdir? Kürtler dünyada en uzun ve en yoğun Özgürlük Mücadelesi veren bir halktır. Bu mücadele içinde birçok kuşak yetişmiştir. Kürt halkı kırk yıldan sonra bu statüsüzlüğü kabul edebilir mi? Bir ay, bir yıl değil, kırk yıldır mücadele etmektedirler. Büyük bir sabır ve direnme gücüyle kırk yıldır ağır saldırılara rağmen pes etmeden direniyorlar.
Soykırımda ısrar eden AKP...
Kim Kürtler için az direndiler, sabırsız davrandılar diyebilir? Kim Kürtlere şu şu mücadele ve çözüm yolunu denemediniz diyebilir? Dillerinde tüy bitercesine, yalvarırcasına barış barış diye siyasal çözümde ısrar eden Kürtler değil midir? Kürtlerin bu makul ve sabırlı yaklaşımı karşısında kültürel soykırımcı sömürgecilik bırakılmış mıdır? Tek devlet diyerek özerkliği, tek millet diyerek Kürtlüğü, tek vatan diyerek Kürtlerin vatanını ya da ortak vatanı, tek bayrak diyerek Kürtlerin farklı sembol ve kültürel değerlerini reddeden ve tek tek deyip kültürel soykırımda ısrar eden AKP ve Türk devleti değil midir?
Görüşmeleri, görüşmeler sonucu ortaya çıkan mutabakatı yok sayıp Kürt sorunu yoktur diyerek, İmralı’da tecrit uygulayarak Kürt halkına savaş açan AKP Hükümeti değil midir? 7 Haziran’da demokrasi güçleri biraz güçlenince siyasi darbe yapıp Kürt halkını ve demokrasi güçlerini 12 Eylül gibi zapturapt altına almak isteyen AKP değil midir? Kürt halkı da "AKP savaş mı açtı, ben de buna karşı savaş açmadan, ama kendi özyönetimimi ilan ederek cevap vermeliyim" demiştir. AKP politikalarına sessiz kalmak, yapılan ikinci 12 Eylül darbesinin amacına ulaşmasına sessiz kalmak olurdu. Bu 12 Eylül darbesi her yerde hakimiyetini sağlayacak, kendisine karşı direnen hiç kimseyi bırakmayacak, sonra da istediği anayasayı yapacak. Kürt halkı bunu kabul etmiyorum, ben yerelden demokrasiyi kuruyorum, savunuyorum, sen de Türkiye'yi demokratikleştirerek bu talebimi kabul et hamlesi yapmıştır. Örgütlü toplum, yerelde kendi kendini yöneten toplum demokratik toplum demektir. Zaten her il ve ilçenin meclislerinin yönettiği bir özyönetim ilan edilmiştir.
Türkiye'deki sol güçler, demokrasi güçleri bu durum karşısında hem de her gün insanların katledildiği ortamda "ikisini de doğru bulmuyoruz, beni ilgilendirmez, ben seyredebilirim" diyebilir mi? Bu durum karşısında Kürt halkının yanında yer almamak, objektif olarak AKP Hükümetinin yanında yer almak anlamına gelir. Kürdistan'daki demokratik güçlerin ezilmesine göz yummak anlamına gelir. Bırakalım Kürtleri, Türkiye'nin hangi mahallesi ve ilçesinde halk ben kendi kendimi yöneteceğim derse, onun yaptığı demokrasi çıkışıdır. 1980’li yıllarda Fatsa ve Hilvan deneyimlerini bir demokratik devrim hamlesi olarak değerlendirmedik mi?
Demokrasi güçlerinin sessizliği
Şimdi devrimciler ve demokrasi güçlerinin bu hamleyi desteklemesi gerekmiyor mu? Bunu bizim söylememiz bile doğru değildir. Şu anda özyönetimleri destekleme ve saldırılar karşısında direnişçilerle yan yana olmak tüm devrimcilerin ve demokratların görevi olmaktadır.
Özyönetim ilanlarına başından beri bir ideolojik ve politik saldırı yöneltilmiştir. Yanlış olduğu, yerinde olmadığı, bu sorun böyle mi gündeme getirilir denildiği, neredeyse AKP yöneticileri gibi "asayişi bozma" gibi algılandığı görülmüştür. Devrimci demokrasi güçleri içinde bile bu tür yanılgılı değerlendirmelerin olduğu, bunun da devrimci demokratik kamuoyunu olumsuz etkilediği açıktır. Kürt halkının özgürlük ve demokrasi hamlesinin Türkiye için de demokratikleşme hamlesi olduğunun anlaşılmaması, Türkiye demokrasi güçleri açısından talihsizlik olmuştur. Bu durumun devletin ve AKP'nin ideolojik aygıtlarının ve örgütlerinin çok etkili olduğu, demokratik güçlerin de etkilendiğini göstermektedir. Zaten devlet her zaman psikolojik savaşını devrimcilere ve halka yönelterek kendisine yönelik mücadeleyi zayıflatmaya çalışır. Katliamlar karşısındaki sessizliğini bir yönüyle de bu etkinin sonucu olarak görmek gerekir.
Kuşkusuz bu sessizliğin birçok nedeni bulunmaktadır. Devrimci demokrasi güçlerinin örgütsüzlüğü, devletin yoğun saldırıları, devletin on yıllardır Kürtlerle Türkiyeli demokrasi güçlerinin ortak hareket etmesini engelleme çalışmaları, yine bazı güncel nedenler de etkili olmaktadır. Ancak nedeni ne olursa olsun, demokrasi güçleri bu etkileri, bu engelleri aşarak Kürt halkının mücadelesinin yanında yer almalıdır.
Mücadelenin sertleşmesinin de yarattığı bazı olumsuzluklar olmaktadır. Şimdi orta sınıftan çok söz edilmektedir. Zaten kapitalizm demek orta sınıf demektir. Orta sınıfın mücadele sertleşince kaygılı yaklaşacağı, mücadeleden kendini geri çekeceği bilinir. Daha yumuşak mücadele yöntemleri içinde yer alsalar da, mücadele sertleştiğinde aynı iradeyi göstermedikleri görülür. Ancak Kürdistan'da bir varlık yokluk mücadelesi verildiğinden, Türk devletinin inkarcı politikaları ulusal varlığı tehdit ettiğinden tabii ki orta sınıf olarak tanımlanan kesimlerde sert mücadeleye girmede çekinceler olsa da, Türk devletinin tutumundan rahatsız oldukları da açıktır. Biz bu durumu 1990’lı yıllarda gördük. Faili meçhul cinayetler, köy yakıp yıkmalar, tutuklamalar artınca o güne kadar mücadele içinde aktif olan orta sınıf kendini bir kademe geriye çekmişti. Bu dönemde de mücadele sertleşince benzer bir tutum gösterdiği görülmektedir. Şu açıktır ki, mücadele bir dönem sert geçecektir. Artık bu sertleşmenin gereklerine göre bir mücadele kaçınılmaz hale gelmiştir. Niyetlerimize göre mücadele yol ve yöntemlerini belirleme imkanlarımız yoktur. Orta sınıfta yaşanan tereddütlere rağmen halkımız tabii bu varlık yokluk mücadelesi içinde yer alacaktır.
Saldırılar meşrulaştırılıyor
Bu süreçte AKP'nin saldırganlığına en fazla destek olanlar kimi Kürt hainleridir. AKP'nin saldırganlığını ve katliamlarını meşrulaştırmaktadırlar. 'Kürtlerin özyönetim ilanları yanlıştır, asayişi bozmaktır, bu nedenle devletin saldırıları haklıdır', demektedirler. İsimlerini vermek istemiyoruz, ancak bu ölümlerden en fazla da bunlar suçludurlar. Her gün öldürülen kadınların, çocukların, gençlerin esas katili bunlardır. Çünkü bu saldırıları meşrulaştırıp teşvik edenler bunlardır. AKP'nin bu kadar pervasız olmasını sağlayan da bu AKP işbirlikçisi hainlerdir.
Kürt halkı onlarca yıldır verdiği mücadeleyle bu hainleri izbe deliklerine sokmuştu. Şimdi AKP ile yeniden cesaretlenmişler ve gün yüzüne çıkmışlardır. Kürdistan gibi kültürel soykırımcı bir sistem altında olan bir toplumda, bir ülkede hainler izbe köşelerine sokulmadan özgür ve demokratik yaşama kavuşulmaz. Bu nedenle bu hainlerin teşhir edilerek toplum içinde gezemez hale getirilmesi gerekmektedir. Zaten toplum içine çıkamıyorlar. Toplumun onları tükürüğüyle boğmasından korkuyorlar. Ancak yine de konuşuyorlar. Konuşma cesareti gösteriyorlar. Devletin işbirlikçisi ve uşağı olarak görevlerini yerine getiriyorlar. Şu anda Kürdistan tarihinin en uğursuz rolünü oynuyorlar. Bunlar kesinlikle Kürdistan tarihindeki ihanetçilerin tümü kadar uğursuz rol oynuyorlar. Şu anda Kürdistan şehirlerindeki her kurşunda, her ölümde, her yakmada kesinlikle onların rolü birinci derecededir. Bunları da tüm Kürtlerin ve demokrasi güçlerinin görmesi gerekmektedir. Bunlar soykırımcı sömürgeciliğin özel savaş elemanlarıdırlar. Bir dönem M. Şerif Fırat ne idiyse, şimdi de basına çıkıp konuşanlar böyledir.