
Apê Musa “Türkiye’nin 55 yıllık girdisinin, çıktısının yeminli, canlı bir şahidiyim. Hem yalnız şahidi mi? Değil! Sanığıyım, mahkûmuyum ve davacısıyım” demişti yıllar önce. Ne kendine pay biçiyordu, ne entelektüel bir kariyer yapıyordu, ne de adresini şaşırmış bir alacak tahsilatı rolü içerisindeydi. Kendisinin de dediği gibi, her şeyden önce ‘şahitti’. Diğerleri, yani sanıklık, mahkûmiyet ve davacılık konumları ‘şahitliğinin’ ardından geliyordu. Demek ki bu diğer üç konum kendiliğinden var olan konumlar ya da roller değildi; bunlar eğer ‘şahitseniz’ varlık bulan şeylerdi. Dolayısıyla bir çağda tanıklığı önce sanığa, adından mahkûma dönüştüren bir iktidar biçimi çalışıyordu ve yine ardından ancak ‘ilahi’ bir konuma, geleneğin diliyle söylersek ‘adil divanın’ konumuna yerleşerek davacılık ileri sürüyordu Anter.
Tek bir cümlede dinsel olanla devletli olanın karşı karşıya gelişini ancak bir yanı kadim bir bilgeliğe uzanmakta olan biri bu kadar berrak bir biçimde ve bu kadar az sözcükle ortaya koyabilir. Tanıklığı ortaya kaldırmaya, tanıklık konumunu iptal etmeye kalkışan bir devlet iktidarının karşısına önce tanıklığıyla, kendi tanıklık payından başkasını sahiplenmeden çıkabildiği için bir tür ilahi adalet fikriyle ondan davacı olabiliyordu. Ve adresi de şaşırmadan, kimden davacı olması gerektiğini bilerek, bunun bilgisiyle, bilgeliğiyle…
Bu bilgelik bizlere iktidarın çağdaş görünümleri ve stratejileri açısından da çok şey söylüyor. Tanıkla sağın ve mahkumun üst üste bindiği bir durum içerisinden konuşuyordu Anter. Fakat bunun tam ters ucuna baktığımızda ne tür bir üst üste binme hali görürüz? Orada da yasa koyucunun, yargıcın ve iddia makamının (savcının, sorgucunun) üst üste bindiğini görürüz. Ama tanık giremez oraya yine de. Tam da tanığın oraya sokulamazlığı nedeniyle ‘sahte delil’ ya da ‘iftira’ gibi hukuksal kategoriler mevcuttur. Dolayısıyla iktidar açısından baktığımızda gördüğümüz şey, iktidarın kendisinin olamadığı bir şeyi bir başkasının olmasına da katlanamadığı ve tam da bu nedenle tanığı mahkûm ederek tanıklığı imkânsızlaştırdığıdır. Türkiye gibi ülkelerde hukuku imkânsızlaştıran, üstelik de işleyiş bakımından değil, varoluş bakımından imkânsızlaştıran şey de budur aslında.
Yasa koyucunun, soruşturmacının ve yargıcın üst üste bindiği bir durumda, teorik ve mantıksal olarak tek tutarlı sonuç, bu üçlünün üst üste bindiği figürün kendisi aleyhine karar vermesidir. Yani bu üst üste binişte, yargıç eğer bizatihi Tanrı değilse, kendi kendisini mahkûm etmek zorundadır; fakat çıplak iktidarın, saf şiddetin dünyasında teorik tutarlılıklar beklenemez. Bu tutarsızlık halini görmüş bir büyük deha Oedipus adlı tragedyasıyla Sofokles’tir. Bu tragedyada, Oedipus, babasını öldüreceği ve annesiyle evleneceği yönündeki bir kehanet nedeniyle babası Laios tarafından daha bebekken terk edilmek üzere ormana gönderilir ki ölsün – çünkü aileden birini öldürmek çok büyük günahtır. Fakat onu götüren çoban öldürmeye kıyamaz ve başka bir çobana verir; o da götürür başka bir ülkenin kralına teslim eder ve Oedipus orada onları kendi annesi ve babası bilerek büyür.
Sonra aynı kehanet dolaylı yollardan Oedipus’a da ulaşır ve o, kehanet gerçekleşmesin diye gerçek annesi ve babası bildiği insanların yanından ayrılır. Yolda Laios’la karşılaşır ve bir anlaşmazlık üzerine Laios’u öldürür. Sfenks canavarının bilmecesini çözerek Thebai’yi canavardan kurtarır ve Thebai’ye kral yapılır, fakat bunun olabilmesi için dul kraliçe Epikaste’yle evlenmesi gerekmektedir. Ardından Thebai’ye bir veba salgını musallat olur ve kehanetler bunun nedeninin bir büyük suç olduğunu bildirirler. İşte Oedipus bir kral olarak bu soruşturmayı kendisi üstlenir ve adım adım yaklaştığı hakikat Laios’u, yani babasını kendisinin öldürdüğüdür. Bu açığa çıkınca Epikaste intihar eder ve Oedipus da onun broşunu saplayarak kendi gözlerini kör eder; hakikati görmenin bu kadarı fazla gelmiştir.
Bu metinle ilgili olarak en ünlüsü Freud’unki olmakla birlikte çok fazla yorum yapılmıştır. Fakat Freud’un yorumunun şöhreti metnin kendisinden değil, Freud’un şöhretinden geliyor. Bu şöhret metnin diğer yorumlanma imkânlarını da gölgeliyor ne yazık ki. Fakat Yunan dünyasının kendisine bir bakış attığımızda gördüğümüz şey Tiran Oedipus’un aslında bir bilgi, hukuk, yasa ve egemenlik tartışması içerdiğidir. Oedipus’un kendisine dair bilgisi ancak bir soruşturma yoluyla edindiği bir bilgidir. Dolayısıyla bu bilgi hukuksal bir soruşturmanın, bir yargıcın kendisiyle ilgili kanaatinin oluşumu sürecinin beklenmedik bir sonucu olarak ortaya çıkar. Cezayı verecek olan Oedipus olduğu için yasa koyucu, soruşturmacı ve yargıç aynı kişide üst üste biner. Dolayısıyla bu bilgiyi edinme süreci de yargının öznel üretimi sürecinin bir parçası durumundadır. Ama yargıyı da çoktan vermiştir Oedipus, soruşturmaya başlamadan önce vermiştir: “Her kimse kendi ellerimle…” Bir Kral olarak öldürülmesi günah olduğundan bu ceza sürgün olacaktır. Dolayısıyla ‘yargı anında’ yargı askıda kalır, dile gelmez. Çoktan verilmiştir.
Sofokles, Oedipus oyunuyla, bir ön-hukuksal biçimi bütün açmazlarıyla ortaya koymaktadır. Ve yine onun muhteşem dehasının ortaya koyduğu üzere bir toprak parçasının insanlar için siyasal bakımdan mümkün bir yer haline gelmesinin tek yolu Oedipus’la birlikte bu hukuksal biçimin de sürgün edilmesidir. Bu hukuksal biçim, Musa Anter’in o kadim bilgeliğinin gösterdiği gibi yasa koyucunun, yargıcın ve soruşturmacının bir ve aynı kişide üst üste bindiği bir hukuksal biçimdir. Bir ön-hukuk durumudur bu, ama tam kemale ermiş bir hukuk yoktur ortalarda.