‘’Aslında son birkaç yıldır İmralı adasına yeni mahpusların gitmesiyle birlikte tecrit başka bir niteliğe büründü. Daha önce tek kişilik izolasyon şimdi grup izolasyonuna dönüştü ve bu şekilde devam ediyor. Bu aşamada Öcalan üzerindeki tecrit ise ancak Kürt halkının direnişiyle kırılabilir.’’
Komplonun 20. yılında İmralı Sistemi 5. BÖLÜM
HAZIRLAYAN: MURAT ALPAVUT
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki tecrit her geçen gün ağırlaşırken, tecrit bütün boyutlarıyla toplumun geneline yaygınlaşmaya devam ediyor. Yaşanan tecritin hukuki dayanakları olup olmadığını aynı zamanda Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından olan HDP Mardin Milletvekili Ebru Günay ile konuştuk. 27 Temmuz 2011’den bugüne Öcalan’la avukatların görüştürülmediğini, tecridin devam etmesi için her gün suç işlenmesi dışında başka bir yol olmadığını söyleyen Günay, direnişle tecritin kırılabileceğini dile getirdi.
Öcalan en temel haklarını bile kullanamadığı ağır bir tecrit altında. Bu tecridin hukuki dayanağı var mı?
Hukuk tekniği açısından, uluslararası hukuk açısından ve Türkiye’deki hukuk açısından bir yasal dayanağı yok bu tecridin. Bir karşılığı yok. Aslında temel hak ve özgürlükler kapsamında değerlendirdiğimizde tecritin yasal dayanağı yok ama maalesef özellikle son darbe girişiminden sonra AKP hükümeti kimi yasal kılıflar bulmaya çalıştı. Özellikle KHK’lar ve OHAL ilanı ile bu süreklileşen bir hal aldı.
Biliyorsunuz, 15 Temmuz 2016’da Türkiye’de bir darbe girişimi oldu. Ondan sonra Türkiye’de OHAL ilanı yapıldı. İşin ilginç tarafı daha olağanüstü hal kanunu yasalaşmadan, resmi gazetede yayınlanmadan 21 Temmuz’da Bursa Cumhuriyet infaz hakimliği bir karar aldı ve bu kararla adaya gidişi engelledi. Bu karar hukuk tekniği açısından gerçekten felaket bir karardır. Yani hukuk garabeti dediğimiz nitelikte bir karar. Bu karardan sonra adaya her türlü gidiş gelişin (yasal anlamdaki dayanak açısından söylüyorum) her türlü ziyaretin, iletişimin engellendiği bir karar. İlk kararda avukat yasağına dair bir engelleme olmamasına rağmen bu yılın Ocak ayında yaptığımız toplu avukat başvurusundan sonra buna avukat gidişini de engelleyen yasal bir kılıf buldular. Biraz aslında bu tecridin temel mantığından biri o.
Yani fiilen uyguluyor ve ondan sonra yasal mantığını, yasal kılıfını sonradan buluyorlar. Özellikle son iki yıldır yaşadığımız süreç biraz böyle gelişti. AKP hükümeti kendi hukuksuzluklarını fiilen devam ettirdiği tecride yasal kılıflar buldu ve burada özellikle olağanüstü hal ve KHK’leri çok kullandı. Hukuksuz yasal dayanakları oluşturma açısından OHAL’i kullandı ve bunları zaman içerisinde süreklileştiren bir mekanizmaya dönüştürdü.
Aslında tecridi uygulayan iktidar mevcut yasalara da uymayarak bir anlamda suç işliyor diyorsunuz?
Tabii öyle bir şey. 2011 yılından itibaren hesapladığımızda aslında sekiz yıla girecek olan ve dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir avukat görüş yasağı var. Dünyanın hiçbir ülkesinde kimi disiplin cezaları dışında, süreli engellemelerle bir aile görüş yasağı uygulanmış değil ama aile en son 11 Eylül 2016’da görüşmeyi gerçekleştirdi. Öncesinde biliyorsunuz, 5 Nisan 2015 yılında gerçekleşen bir İmralı heyeti ziyareti var. Ancak en temelde fiilen uyguladıkları engellemelere sürekli yasal kılıf arayışları var. Bunu da kendi yasalarına karşı düzenleme yapmak dışında başka bir şekilde yapamıyorlar.
Avukatların görüşme için yaptıkları başvurular 792. kez reddedildi. Hangi gerekçeyle görüşmeyi reddediyorlar?
1999 yılından başladığımızda bugüne kadar hep bir hava muhalefeti, koster bozukluğu gibi gerekçeleri gösterdiler. Ancak 2016 yılındaki darbe girişimi, olağanüstü hal ilanı ve infaz hakimliği kararından sonra artık bir gerekçeye ihtiyaçları yok. Yapılan her başvuruya Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı infaz hakimliğinin o kararını güncelleyerek defaatle bize faksla cevap veriyor. O yüzden hani böyle çok somut önceki gibi koster bozuk, hava muhalefeti gibi gerekçeler yok. Ama tabii şunu da söyleyeyim. İşte koster bozuk, hava muhalefeti yada bu yasal düzenlemeler, infaz hakimliğinin kararı politik nedenlerle ilgili. Ama şunu biliyorum, görüşmeye gidip geldiğimiz dönemlerde çok ağır hava koşullarında dahi gidip gerçekleştirdiğimiz görüşmeler oldu. Yani şöyle düşünün; Marmara bir iç deniz bir hava muhalefeti orada ne olabilir? Bir iç denizde hava koşulları bir gemiyi batırabilecek koşullarda değildir. Bir koster ya da gemi çok rahat temin edilebilecek durumda. Bu tamamiyle sayın Öcalan’a, Kürt sorununun çözümüne, aslında Kürt hareketine yaklaşımla ilgili bir durum. İşte son iki yıldır artık böyle kılıflar bulmak zorunda değiller. Mahkeme kararını gerekçe göstererek reddedip duruyorlar.
Öcalan ailesi ve avukatlarıyla ne kadar zamandır görüştürülmüyor?
Biz avukatları olarak en son 27 Temmuz 2011’de görüşmeyi gerçekleştirdik. Avukat görüş yasağında şu anda sekizinci yılına giriyor. Ailesi ile işte en son 11 Eylül 2016’da Memet Öcalan’ın yapığı bir görüşme var ve hatırlarsanız bu görüşme aslında Diyarbakır’da 50 Kürt siyasetçinin ve biz avukatların da yer aldığı bir açlık grevi sonrası gerçekleşen 45 dakikalık bir görüşmeydi. Yine İmralı heyeti 5 Nisan 2015 tarihinden itibaren en son görüşmeyi gerçekleştirdi. Ama şunu ifade etmek istiyorum; aslında İmralı adasına Mart 2015 tarihinde yeni giden 5 mahpus vardı. Bunlardan ikisi şu an Silivri cezaevindeler. Diğer üç mahpus Hamili Yıldırım, Ömer Hayri Konar ve Veysi Aktaş İmralı adasına gittiklerinden bu yana hiçbir şekilde aileleriyle, avukatlarıyla bir görüşme gerçekleştiremediler. İletişim haklarını kullanamıyorlar. Aslında karadayken diğer cezaevlerinde kullandıkları hakların tamamı İmralı adasına gittikleri andan itibaren kesildi. İşin bir de böylesi bir yönü var. Aslında son birkaç yıldır İmralı adasına yeni mahpusların gitmesiyle beraber orada artık tecrit başka bir niteliğe büründü. Daha önce tek kişilik izolasyon şimdi grup izolasyonuna dönüştü ve bu şekilde devam ediyor.
Tecrit nasıl kırılabilir?
Kürt halkının direnişiyle olacak ve değişecektir yine bu durum. Geçmişte bunu defaatle işte adadaki kötü koşullar ve kimi müdahale girişimleri sonucunda gördük. Mesela 2008’de saç kazıtması ve fiziki müdahalenin olduğu dönemde Kürt halkının Türkiye’de ve dünyada gerçekleştirdiği eylemlerle geri adım atıldı. Ya da 2009’da adadaki yeni cezaevine geçirildiğinde o dönem hatırlarsanız Sayın Öcalan ‘bir ölüm çukurundayım’ demişti. Odasının küçüklüğü ve penceresinin olmaması üzerine bu sözü söylemişti. O dönem yapılan eylemler ve gösterilen tepkiler, Kürt halkının direnişi ve eylemi, o odada bir pencere açılmasını sağlamıştı.
Dolayısıyla bundan sonraki süreç açısından da bu böyle olacaktır yani tecridi direniş ve eylemlilikler kıracaktır. Çünkü sayın Öcalan ile Kürt halkı arasında değişik bir bağ var. Dışarıdan baktığımızda çok tanımlayamadığımız, tanımlamakta zorlandığımız ama gerçekten karşılıklı, birbirini çok ciddi hisseden ve buna karşı refleksler gösteren, birbirini tanıyan diyeyim, diyalektik bir bağ var ve bu bağı kimse koparamaz. Zor zamanlarda tecrite karşı tepki ve direniş bir başarı elde ediyor. Ben yeniden böylesi bir başarının mümkün olduğunu düşünüyorum.
CPT’nin bu yıl cezaevleri programına İmralı cezaevini eklememesini ve İmralı’ya gitmiyor oluşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Burada aslında 1999’a dönmek lazım. Niye başa dönmek lazım çünkü sayın Öcalan İmralı adasına bir komplo ile getirildi ve bu komplonun çok temel saç ayakları vardı. Bunlardan birisi Avrupa ülkeleri ve Avrupa sistemiydi. Bir ayağı Amerika, bir ayağı Rusya’ydı. Uluslararası güçler bu süreci bir konsensüsle gerçekleştirdiler. Aslında Öcalan bunu kendi görüşmelerinde de sıkça ifade etti. Avrupa bu işin hukuka uygunluğunu denetleyecek bir mekanizma olarak kendisini konumlandırdı. Cezaevi süreci açısından bunu söylüyorum. Ve bunu AİHM ve CPT üzerinden gerçekleştirdi. Cezaevinin uluslararası standartlara uygunluğu ve denetimi açısından CPT üzerinden biraz gerçekleştirdi. Ama maalesef son birkaç yıldır CPT tekrardan, işte o insan hakları savunuculuğu, işkence karşıtlığı duruşundan taviz vererek daha egemenlerden yana, daha devletlerden yana bir politika izlemeye başladı. Baştaki konsensüse geri dönerek, mevcut tecridi onaylayan bir pozisyona evrildi.
2016 yılında darbe girişimi sonrasında yaptığımız acil kodlu başvurulara rağmen CPT bir türlü İmralı Cezaevi’ne gitmeyi kabul etmedi. Daha sonra bu konuda açıkladığı raporlarda hükümet yetkilileri ile yaptıkları görüşmelerde verilen bilgilerin yeterli olduğunu ifade etti. Ama şöyle bir durum var, dünyanın değişmez bir gerçekliğidir. Hiçbir devlete güven olmaz. Dolayısıyla insan hakları savunucularının devletlere ve devletlerin kendilerine verdikleri bilgilere bu kadar güveniyor olması bizler açısından düşündürücü. İşte dediğim gibi aslında CPT en baştaki 1999’daki konsensüse geri dönerek tecridi onaylayan bir pozisyona geldi. İmralı’ya gitme girişimlerinde bulunmamasındaki nedenlerden biri bu. Belki yeniden insan hakları kavramını, hukuk kavramını, insan hakları kurumlarının kavramını ve işkenceyi önlemenin durumunu yeniden tartışmak lazım. Yani izlemek mi? Önlemek mi? Bunu yeniden yapmak lazım. Aslında CPT geçmiş dönemdeki raporları da dahil şu an kendi kendisiyle çelişen bir durumda. Çünkü CPT’nin tavsiye ettiği birçok şey İmralı adasında hala hayata geçirilmiyor.
Tecride karşı avukatları olarak nasıl bir yol izleyeceksiniz?
Avukatları olarak daha önce de tartıştığımız aktif hukuk mücadelesi yürütüyoruz. Özellikle iç hukukta işte anayasa mahkemesi süreci, yine yerel yargı organları üzerinden yürüttüğümüz bir süreç ve stratejimiz var. Ama maalesef söz konusu İmralı adası olunca hukukun soğuk duvarlarına, mahkeme koridorlarının soğuk duvarlarına çarparak geri dönüyor. Burada belirleyici olan gerçek manada bir hukukun kendisi ve hukuksal değerler olmuyor. Daha politik çıkarlar, daha egemenlerin ve devletlerin çıkarları söz konusu oluyor. Yani İmralı tecridi söz konusu olduğunda bağımsız yargıdan söz etmek gerçekten mümkün değil, bunu kanlı canlı sürekli yaşıyoruz. Ama yılmadan içte ve uluslararası hukukta yapılması gereken ne gerekiyorsa yapmaya devam edeceğiz.
Aynı zamanda HDP milletvekilisiniz. HDP tecride karşı neler yapacak?
Şunun farkındayız; tecride karşı mücadele etmek savaşa karşı mücadele etmek, tecride karşı mücadele etmek gerçekten barış yanlısı olmak ve barışı inşa etmek için bir adıma dönüşüyor. Bu anlamda tecride kayıtsız kalma gibi bir durumumuz olamaz. Bu dönem planladığımız bir dizi çalışmalarımız var. Bunları zaman içerisinde yeri geldiğinde basınla paylaşacağız. Çünkü barışa tecrit uygulanamaz. Biz şunun farkındayız. Tecrit tek başına İmralı adasında uygulanan bir süreç değil. Tecrit aslında Türkiye’nin her tarafında gerçekleşen, her tarafına yayılan ve kendi özü itibarıyle artık Türkiye’nin kendisinin İmralılaştığı bir süreç. Haliyle İmralılaşan bir Türkiye gerçeği karşısında tecride karşı mücadeleyi yürütmek bizim için en temel görevlerden birisidir.
Oturma eylemi 328. haftasında
Avrupa Konseyi (AK), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Öcalan’a yönelik tecritle doğrudan alakalı Avrupa İşkenceyi Önleme Örgütü (CPT) ile Avrupa Parlamentosu’nun (AP) olduğu alanda başlatılan oturma eylemi 328. haftasında.
Fransa’nın Strasbourg kentinde Öcalan üzerindeki tecridi protesto etmek ve özgürlüğüne kavuşması talebiyle başlatılan oturma eylemi 25 Haziran 2012’den günümüze devam etmektedir. Şimdiye kadar Öcalan’a yönelik tecridi protesto eden ve özgürlüğünü talep eden en uzun eylem olması bakımından oldukça önemlidir.
66 cezaevinde 683 tutsak
Abdullah Öcalan’a uygulanan ağırlaştırılmış tecridin kaldırılması talebiyle 12 Eylül 2012’de başlayan açlık grevleri 68 gün devam etti. 58’inci gününe kadar toplam 66 cezaevinde 683 tutuklu ve hükümlünün katıldığı açlık grevi büyük bir etki yarattı. 58’inci günden sonra tüm cezaevlerinde bulunan tutsakların tamamının açlık grevine dahil olmasıyla 10 bine yakın tutuklu ve hükümlü açlık grevine girdi.
Toplumun bütün kesimlerinden yükselen tepkiler karşısında 17 Kasım 2012 yılında Mehmet Öcalan İmralı adasına giderek Öcalan’la görüştü ve mesajını getirdi. Öcalan’ın mesajı bütün cezaevlerine iletildi. Açlık grevi eylemi 68.gününde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla sona erdi.
Strasbourg açlık grevi
Abdullah Öcalan için Kürdistan ve Avrupa’da imza kampanyaları düzenlenirken, 2007 yılında İmralı’daki hücresinde zehirlendiği ortaya çıkmıştı. Öcalan’ın avukatlarının saç tellerini laboratuvarlarda inceletmeleri sonucu ortaya çıkan bu duruma karşısında Fransa’nın Strasbourg kentinde İşkenceyi Önleme Komitesi’nin (CPT) harekete geçmesi çağrısıyla açlık grevi başlatıldı. 11 Nisan 2007’de başlayan süresiz-dönüşümsüz açlık grevine 18 Kürt siyasetçisi ve yurtseveri katılırken, aynı anda Avrupa’nın diğer kentlerinde destek amaçlı açlık grevleri ve eylemler düzenlendi.
Öcalan’la bir an önce görüşülmesi talebiyle toplanan 103 bini aşkın imza 11 Mayıs 2007’de CPT’ye teslim edilmişti. Kürdistanlıların kararlılığı karşısında CPT’den yapılan açıklamada, Öcalan’ın ziyaret edileceği açıklanmıştı. Ancak CPT’nin aynı ay İmralı’da yaptığı incelemeye ait sonuçlar tüm taleplere rağmen açıklamadı.