S. Demirel’in meşhur söylemlerinden birisi de 1960 anayasası için “bu elbise bize bol geliyor” idi. Onun için elbiseyi kırpıp daraltmak gerekiyordu. Bunu 12 Mart askeri müdahalesi sonrasında da 12 Eylül faşist darbesiyle tamamladılar. Tabi bu arada Demirel’in kendisi de gitti. Uzun bir süre partisi de kapatıldı. AP sonrasında kurulan DYP de silindi gitti.
Türk siyasi hayatının rahata kavuşması hiç mümkün olmadı. Yani kapitalist, ve de tekçi devlet geleneği bir türlü istikrara kavuşmadı. Çünkü kuruluşundan beri inkara, diğer halkların yok edilmesine ve asimilasyonuna dayanıyordu. Tüm iç ve dış politikalar ve ittifaklar bu esaslar üzerinde yürüyordu.
21. yüzyılda da bu tek perestlik devletin ve politikacıların yegane siyaset stratejisi olmaya devam ediyor. Dünya değişti, Ortadoğu değişti, Kürtler değişti ama tekçi-Türkçü kafa değişmedi. Yeryüzünde artık bu kapsamda ırkçı bir sistem ve devlet yapısı kalmadı. Ama Türk devleti zihni olarak Türkçülük ve ırkçılık ilkeleriyle yapılandırılmaya ve yönetilmeye devam ediyor.
Türkiye halkları ve demokrasi güçleri onlarca yıldır 12 Eylül’ün ırkçı ve faşist anayasasından kurtulmaya çalışıyordu. Düzen partileri de bu anayasayı savunamıyordu. Yer yer onlar da eleştirip yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğunu söylüyorlardı. Bu söylemleriyle kitle desteği kazanmaya, oylarını artırmaya çalışıyorlardı. Bu partilerden birisi de AKP’ydi. İktidarının ilk yıllarında AKP’nin Avrupa’nın desteğine ihtiyacı vardı. Sınırlı bazı yasal düzenlemeler yapıp AB’ye girme niyeti varmış gibi yaptı. Ayni biçimde içeride liberal ve demokratik çevrelerin desteğini almak için demokrasiden yana söylemleri oldu.
AKP devlete yerleştikçe ve iktidarı güçlendikçe devletleşti. Kendi iktidarını pekiştirmek için ihtiyaç duyduğu yasal ve anayasal düzenlemeler yaptı. Ama 12 Eylül anayasanını özüne dokunmadı. Ona müthiş sarıldı. Seçim yasası hala yürürlükte. 12 Eylül’ün tüm kurumlarını ele geçirip üstüne oturdu. Fethullah Gülen’le ittifak yapıp devleti aralarında parsellediler. Türk siyaset tarihinin en vurguncu, en soyguncu, en talancı uygulamalarına imza attılar. Devlet içinde sınırsız bir kadrolaşmaya ve kendilerinden olmayan herkesi dışlatamaya çalıştılar.
Fethullahçılarla nasıl birbirlerine girdiklerini artık herkes biliyor. Devletin bu kadar faşistleşmesi ve yasaların ayaklar altına alınması artık sıradan olaylar haline geldi. Fethullah için Erdoğan ve AKP hesap vereceğine kendileri dışında herkesi suçlayıp tasfiye etmeye çalışıyorlar. Darbe girişimini fırsat bilip OHAL ilan ettiler ve demokratik kazanımları ortadan kaldırmayı temel hedef haline getirdiler.
Erdoğan ve AKP, AB Yerel Yönetimler Özerklik Şartını imzalayıp yerel yönetimleri güçlendireceğine halkın oylarıyla seçilmiş tüm DBP belediyelerine el koydular. Gasp ve eşkıyalık sınır tanımadı. Onbinlerce insanı hapishanelere doldurmanın asgari burjuva hukukuyla mümkün olmadığı açık. Bu açıdan sistemin kökten değiştirilmesi, bu olağanüstü halin ve faşist sistemin kalıcılaşması için yollar bulunmalıydı. Bulundu da. Cumhuriyet ve çok partili sisteminin en ırkçı ve en savaş yanlısı ittifakı oluşturuldu. AKP-MHP ve Ergenekon, Perinceklerden oluşan cepheleşmeye gidildi.
12 Eylül faşist anayasası bile Demirel’in deyisiyle bol geldi. Kenan Evren’in bile düşünmediği ve başvurmadığı kadar tekçi ve otoriter bir yönetim ve rejim kuruluyor. Klasik devlet ölçülerine göre kuvvetler ayrılığı ortadan kaldırılıyor, tüm yetkiler bir kişi de toplanıyor. Sözde anayasa değişikliği yapacaklar. Yani toplumsal sözleşme. Ama toplumu olabildiği kadar dışında tutarak MHP ve AKP gizli kapılar ardında yapılan pazarlıklarla tasarladıkları rejim değişikliğini meclise getirdiler.
Bu faşist ittifakın Türkiye’ye faturası çok ağır olacaktır. İçeride Kürt-Türk tüm toplumsal kesimler hedeftedirler. Onlarca yıl süren mücadeleler sonucu elde edilen demokratik kazanımların kökü kazınıyor. Zaten şu haliyle bile kimse ağzını açamaz duruma getirilmiş. Sosyal medyada bile muhalif bir söyleme izin vermiyorlar. Herkes takibat altında ve soluğu işkencehanelerde ve hapishanelerde alıyor.
Türk işi başkanlık sistemi getireceğiz, diyorlardı. Doğru, tam da Türk işi ırkçı ve faşist bir yapılanmaya gidiliyor. Bunun dünyada bilinen başkanlık sistemleriyle de bir ilgisi olmadığı ortada. Saddam ve Esad tarzı bir istihbarat devlet yönetiminin inşa edildiği ortada.
Erdoğan, Kürt sorunu var, çözeceğiz, diyordu. Yıllarca Alevileri oyaladılar. Alevi çalıştayları yaptılar. AB’yi ve demokratik kesimleri ayni biçimde kullandılar. Ancak şimdi gelinen nokta artık demokrasiye tümden elveda denilen noktadır. Kürtlerin onlarca yıl mücadeleyle ortaya çıkan tüm kazanımlarını hedeflemişlerdir. Sadece kazanımlar ve örgütlü güçleri hedefte değiller. Halkın varlığı ve kimliği hedefte. Soykırımı tamamlamak istiyorlar. Bunun için tüm Rojava’ya saldıracaklarını, Güney’i işgal edeceklerini ve Kürt direniş odaklarını tümden ortadan kaldıracaklarını ilan ediyorlar. Bundan dolayı herkese taviz vermeye ve ittifaklar kurmaya devam ediyorlar.
Kürtlere bunlar yapılırken herhalde demokratik bir rejim kurmayacaklardı. Artık Türkiye’deki tüm muhalif ve demokratik güçler silkinip kendine gelmelidir. Korkunu ve sessizliğin yararı yoktur. Faşizm karanlıkları ve sessizliği sever. Aydınlık ve direniş ortamları faşizmin yaşam alanını ortadan kaldırır. Türk faşist ve ırkçı bloku göründüğü kadar güçlü değildir. Onun için çok korkuyorlar. Yangından mal kaçırır gibi OHAL koşullarında anayasayı değiştirmeye çalışıyorlar. Dış dayanakları çok zayıftır. İçte de bu karanlık ve korku atmosferi kırılırsa çöküşleri hızlı olacaktır.