At izi ile it izinin birbirinden ayrıştığı bir dönemi yaşamaya başladık nihayet. Şimdi kimin terörist, kimin özgürlük savaşçısı, kimin demokrat, kimin demokrasi düşmanı olduğunun çıplak görünümleriyle ortaya çıktığı; en azından, dezinformasyon yöntemleriyle gerçeğin görünümünün bütünüyle karartılamadığı bir dönem yaşamaktayız. Kürt özgürlük savaşçıları başarılarının doruğunda olmanın sağladığı büyük bir özgüven duygusuyla "barış" ve "çözüm" için hazır olduğunu net adımlarla ifade ederek deklare etti. Bırakın yöneticilerini, dağdaki her gerillanın sürecin işleyişinin bütününe ilişkin doğabilecek her yeni durum için bir B, C, D planlarına sahip olduğunu görmenin huzuru içindeyim. Ama muhatabı olan sömürgeci devletin bırakın çözüm’ü, onun ön adımlarından sadece biri olan, ateşkes anlamında bir "barış" için bile yeterli bir hazırlığa sahip olmadığını her gün yeni örneklerleriyle görmekteyiz. Kelimenin tam anlamıyla düşe kalka yürüyor, el yordamıyla yol bulmaya çalışıyor ve otoriter yapıların bütününün ortak karakteri olan kendini güçlü, yenilmez gösterme güdüsünün etkisi altında gerçekleri saklama gayretiyle her gün yeni bir ayıbın içine yeniden batıyor.

Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın yaptığı yeni açıklamada o vurgu yine öne çıkarılmıştı: "Türkiye önemli bir süreci yaşıyor. Esasında çözüm süreci, büyük Türkiye'yi oluşturma sürecidir. Türkiye'yi daha güçlü hale getirme, insanlarımızın huzurunu, refahını, saadetini daha güçlü noktaya taşıma sürecidir. O açıdan da tarihi bir süreç."
Bu aktarmanın kanıtladığı gerçek, kırk yıldır yaşanan süreci üreten temel çatışmanın "Kürt halkının bütün boyutlarıyla kimliğe ilişkin özgürlük istemi ve bu isteme karşı tekçi bir egemenlik anlayışının kanlı bastırma girişimi" olduğu gerçeğinin hala görülememesi, ya da görüldüğü halde bu sömürgeci anlayışta ısrarı devam ettirme yanlışıdır.
Büyük devlet olma istemi etrafında işbirliği, açıktır ki emperyal egemenlik anlayışından kaynaklanır. İnsanı temel alan devlet anlayışları büyüklük ya da küçüklüklerini ne egemenlik altında tuttukları toprak miktarı ile, ne kişi başına düşen milli gelir aldatmacası ile tanımlayamazlar. İnsana ilişkin temel ölçü, o bireyin kullanılabilir durumda olan özgürlüklerinin gelişkinlik seviyesidir. Devletlerin büyüklük hırsı sadece yayılmacı duyguları besler; bütün "ötekilere karşı" egemeni düşmanlaştırır ve iç katliamlarla yaşam yolu bulur. Günümüze kadar yaşanan tarihin gerçeği budur. Hele de tarihinde Osmanlı sömürgeciliği, gününde Kemalist (ırkçı) kapitalist-sömürgecilik olan bir devlet, geleceğini de bu saldırgan virüs ile inşa etmeye yönelirse, bu, özgürlük mücadelesini kesintisiz olarak yaşayan büyük insanlığın en büyük yenilgisinin başlangıcı da olur.
Cellat, Kürt halkından, biraz sonra kendisini asmak için kullanacağı ipin yağlanmasına katkı isteyemez. Anadolu-Mezopotamya topraklarında yaşayan bütün halkların, bütün inanç gruplarının, bütün kültürlerin eşit koşullara sahip olarak özgürleştirilmesi gerçekleşmeden, "Türkiye’nin büyümesi" gibi bir anlaşmaya evet demek, ancak cellatla idamımızın yöntemi konusunda anlaşmaya oturmak anlamına gelebilir.
Barış için "devletle masaya oturmayalım" demiyorum. Elbette bu olmalıdır ve sürece desteğimi sakınmadan, tersine emeğimi daha da artırarak veriyorum. Bunun biricik sebebi Kürt Özgürlük Hareketi’nin zengin deneyimlerine, politik becerilerine, savaş gücüne, ideolojik duruşundaki kararlılığına olan güvenimden kaynaklanmaktadır. Ama Türk devletinin bu barışta gerçekten yer aldığını gösteren hiçbir adım, işaret şimdilik yoktur. Tersine bugüne kadar Anadolu-Mezopotamya topraklarının bir halklar mezarlığına çeviren "büyük olma" hırsını gelecekte de sürdürmek isteğini sürekli vurgulayarak, halklara yönelik gerçekleştirilen kanlı katliamlar tarihini korku üreten bir sopa gibi kullanmaya çalışmaktadır.
Ama bu oyunun sökmediğini, zor’un oyunu bozduğunu bugün Kürt Özgürlük Hareketi’nin zaferlerle dolu tarihinden okumaktayız. Halklar artık Osmanlı nostaljisi büyüme hırslarını değil özgürlük ve eşitliğin besleyeceği halkların kardeşliğiyle bütünleşmiş yarınlara yürümek istemektedir. Ve bunu engelleyebilecek hiçbir gücün olmadığını da gelinen zirve kanıtlamaktadır.
***
11 Mayıs, Cumartesi günü, Friedrichshafen Alevi Kültür Merkezi’nde saat 17:00’de seminerim var.  
"Gençlik ve Dünün Işığıyla Geleceğe Yürümek" konulu seminerin çağrısı şöyledir:
İnsan tarihiyle birlikte var olan, kültürüyle varlığını koruyan, yeniyle büyüyen sosyal bir varlıktır. Ve gençlik, dün olduğu gibi gelecekte de bütün toplumların gelişimini - dönüşümünü gerçekleştirecek temel dinamik; toplumsal gelişimin enerjisini sağlayan bir en önemli dinamodur.
Ve bu büyük enerji, geçmişten aldığı derslerle geleceğin önünü açabilir.
O tarih, gencecik insanların büyük ideallerle büyük mücadelelere yelken açtığı onurlu bir yürüyüşü, bugüne aktarıp, günün gençliğine teslim etmek için yaşattı Mart'ları, Mayıs'ları.
Dersim'lerle tükenmediyse eğer halklar, Maraş'larda yok olmadıysa satır altında bir avuç kanla, Sivaslarda kül olmadıysa cehennem ateşinde, ve her kez yeniden doğduysa kendi küllerinden kendini zulme inat, bu işin sırrı gençliğin yüreğinde yaşayan özgürlük ve demokrasi aşkı, damarında dolaşan devrim sevdasıdır.