Türklük sözleşmesine uymadın cezası

Toplum/Yaşam Haberleri —

Bilge Aksu

Bilge Aksu

  • Soruşturmanın hiçbir aşamasında ne yazdığımı merak etmediler. Çünkü etselerdi Orhan Pamuk’un artık eskisi gibi yazmadığını, Nuri Bilge’nin taşrasından yaka silktiğimizi öğrenirlerdi ancak. “Başka yazacak yer bulamadın mı?” iması dışında buna dair hiçbir şey sorulmadı.
  • Siz Cannes’da ödül almış bir filmi, Booker’da kısa listeye kalmış bir kitabı sıradan bir mecrada anlattığınızda çoğu kişinin ilgisini dahi çekmeyecek işler yapıyorsunuzdur aslında. Fakat Kürt Hareketinin çevre çeperinde bu işleri yapıyorsanız, sizin entelektüel uğraşlarınız dahi kriminalize edilir.

İSMET KAYHAN

Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik baskılar her geçen gün daha görünür hale gelirken, bu baskının sınırları artık yalnızca siyaset ya da doğrudan habercilikle sınırlı kalmıyor. Kültür-sanat alanı da giderek daha fazla kriminalize ediliyor. Romanlar, filmler, diziler ve edebiyat üzerine yazılar kaleme alan Bilge Aksu’nun “örgüt üyeliği” suçlamasıyla yargılanıp ceza alması da bunun son örneklerinden biri. Savcılığın 7,5 yıl hapis talep ettiği davada Aksu’ya 6 yıl 3 ay ceza verildi. Ancak dosyanın en dikkat çekici yanı, yargılamanın merkezine yazıların içeriğinin değil hangi mecrada yayımlandıklarının yerleştirilmesi oldu. Aksu hakkındaki kararı olağan dışı yapan bir diğer unsur ise aynı gerekçelerle yargılanan Miheme Porgebol hakkında “örgüt propagandası” yaptığı gerekçesiyle 1 yıl 6 ay ceza verilmesi oldu. Savcılık, Aksu’nun yakın arkadaşı olan Porgebol’le iletişimini örgüt üyeliğine ispat sayarken Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesi, Porgebol’ün örgütle üyelik ilişkisi bulunmadığına hükmetti. İşte bu noktada “O halde Bilge Aksu neden bu cezayı aldı?” sorusu ortaya çıkıyor.

Aksu’yla yaptığımız bu söyleşide, soruşturma ve mahkeme sürecini, “Kürt’e kültür-sanat yazısı yazmanın” nasıl suç haline getirildiğini konuştuk.

 

Hocam, önce bir tebrik edeyim… Savcı 7,5 yıl istemiş, mahkeme “abartmayalım” deyip 6 yıl 3 aya düşürmüş. Sen roman, film, sinema, dizi yazıları yazıyordun. Örgüt üyeliğinden ceza almayı nasıl başardın?

Teşekkür ederim, mahkemenin takdir yetkisi sayesinde bu cevapları yazabiliyorum, eksik olmasınlar.

Evet ben aslında kendi halimde bazı yazılar yazıyordum, hatta çevremde benzer bir içeriği izlemiş, okumuş olan arkadaşlarım yazılarıma ulaşmak için epey çabalıyordu. Malum, Google aramasında çıkan mecralarda değiliz. Bazen benden istediklerinde, başlığına kadar bildiğim yazının linkini 8 dakika falan aramam gerekiyordu. Tüm bu koşullar içerisinde, soruşturmayı yürütenler muazzam bir çaba harcamış olmalı.

Şaka bir yana, yazılarıma dair hiçbir soru, sorgu ya da ima olmadı. Ne yazdığımla ilgilenmediler. Sadece nereye yazdığıma baktılar. Eğer bu yazılar herhangi bir mecrada yer alsaydı okunma sayıları iyice düşecekti (memurlar mecburen göz atmışlardır diye düşünüyorum). Ama işte kültür-sanat hususunda bile sakıncalı bulunan durumlar var.

 

Duruşma öncesi “Bakalım 14. Ağır Ceza bize neler hazırladı” demiştin. İddianamede delil olarak hangi yazıların gösterildi? Mahkeme heyeti yazılarını gerçekten inceledi mi?

Soruşturmanın hiçbir aşamasında benim ne yazdığımı merak etmediler. Çünkü etselerdi Orhan Pamuk’un artık eskisi gibi yazmadığını, Nuri Bilge’nin taşrasından yaka silktiğimizi, Cem Yılmaz’ın bizi neden güldürmediğini öğrenirlerdi ancak. İskandinav yazarlarını, Latin Amerika’nın yeni akımlarını, Uzak Doğu edebiyatının Türkiye’de neden bu kadar sevildiğini öğrenirlerdi. “Başka yazacak yer bulamadın mı?” iması dışında buna dair hiçbir şey sorulmadı.

 

Kendini nasıl savundun, mahkemede neler anlattın?

Bizi 26 Kasım 2024’te birçok gazeteci arkadaşımızla birlikte gözaltına aldılar. Emniyetten başlayan ve mahkemeye kadar uzanan süreçte en çok, bu isimleri nereden tanıdığım soruldu. Hepsine aynı cevapları verdim. Çoğunu sosyal medyadan ve haberciliklerinden tanırım, bir ikisini şahsen ve canı gönülden tanırım vs. Kişisel ilişkilerim de soruldu, öğrenci velilerimle neden görüştüğüm de soruldu. Yıllar öncesine dayanan tweetlerim, yersiz ve sulu şakalarım, insanlarla bir akşamüstü oturup muhabbet etmelerim; her şey soruldu. Bunlara olması gerektiği gibi, sabırla ama sinir bozukluğuyla cevap verdim. Fakat tahmin edersiniz, pek dinleme taraftarı olmadılar. Sözümü kestiler diyemem, onlar da sabırla dinlediler ama hep bir sonuca ulaşma hevesleri vardı.

 

Karar okunurken içinden ne geçti?

Camus’nun Yabancı’sındaki mahkeme sahnesini bilirsiniz. Yıllar önce okurken bir detayı epey ilginç bulmuştum. Salon öylesine sıcaktır ki Mersault alnından süzülen terleri silip dururken hakimlerin de pek rahat olmadığını fark eder ve dikkati dağılır. Mahkeme başkanı kararı okurken sesi azalır, azalır, azalır. Cübbesinin yakasının, salonu serinletmeye çalışan vantilatörün esintisiyle bir sola, bir sağa oynayıp durduğunu fark eder Mersault. Kararı dahi zar zor anlar.

Benim böyle olmadı. Olabilirdi ama olmadı. Avukatlarımız senelerdir bu duruşmalara girip çıkıyor, hangi mahkemenin nasıl kararlar verdiğini biliyorlar. Bana en baştan, 14. Ağır Ceza’nın ne yapacağını söylemişlerdi. Dolayısıyla verilen ufak aradan sonra 30 saniyede bitti her şey. Mahkeme başkanı, zaten başka hiçbir yol yokmuşçasına kararı hızlı hızlı okudu, biz de başka hiçbir yol yokmuşçasına sakince dinledik.

 

Bildiğim kadarıyla Yörüksün… Cezaevi sürecin ve mahkeme kararının ardından ailenin tepkisi ne oldu?

Evet, birçok kişiye en tuhaf gelen şey bu. Fethiye’li bir yörüğün ACM’den böyle bir cezayla çıkması pek sık olmuyor. Ben de bazen şaşırıyorum hatta, yalan yok.

İlk olarak gözaltı ve tutuklama sonrası büyük bir şok yaşandı ailemde. Biz yıllar boyu ufak ufak ayrışmıştık belli konularda ama onlar bunun derecesini bilmiyordu. Arada bir köye giden ve pek kimseyle konuşmayan tuhaf insan kategorisinden ayrıldım böylece. Şimdi, çoğu kişinin konuşasının gelmediği tuhaf insanım. Yine de çekirdek ailemin belirgin bir tepkisi olmadı. Muhtemelen bu noktaya kadar benden umudu kesmişlerdi.

Hayatımın merkezine koyduğum bir sıkıntı olmasa da, bu arada kalmışlık hali bazen yorucu oluyor. Motivasyonumu anlatmak, neden burada yazdığımı anlatmak hatta neden yazı yazdığımı anlatmak bazen imkansız hale geliyor. Ufak sürtüşmeler yaşıyoruz, sonra onlar bana “ne yapıyorsan yap” diyor, ben de onlara benzer şeyler söylüyorum ve devam ediyoruz.

İnsan kendi ailesine yakıştırmıyor ama geleneksel anlamda tipik Türk-Sünni ailesi benimki. Kürt komşu istemeyen, Alevinin yemeği yenmez diye düşünen ve elbette tarih boyu her dönemde haksızlığa uğradıklarını düşünen bir yapıları var. Benim ve kardeşlerimin mücadeleleriyle çekirdek ailemde bu yaklaşımlar epey değişti. 20 yıl önce herhangi bir arkadaşımın Kürt olması kıyameti koparma sebepleriyken, şimdi Kürt-Alevi eşime selamlar gönderiyorlar. Biraz da olsa değiştirdik bir şeyleri. Yorucu da olsa mücadele esas.

 

Karardan sonra “Kürt’e kültür-sanat yazısı üretmek de yasal değilmiş arkadaşlar bilginiz olsun” diye yazdın. Bu cümle hem kişisel deneyimini hem de daha geniş bir ifade özgürlüğü sorununu özetliyor sanki.

Evet meselenin özü burası. Ben Kürt değilim ama okuyucu kitlemin büyük çoğunluğu Kürt. Dolayısıyla öyle herkes gibi her şeyi yapamazlar. Kendi gazetelerinde gündemin dışına çıkıp biraz nefes alacakları, farklı bakışlarla muhatap olacakları bir sayfaları dahi olamaz. Siz Cannes’da ödül almış bir filmi, Booker’da kısa listeye kalmış bir kitabı sıradan bir mecrada anlattığınızda çoğu kişinin ilgisini dahi çekmeyecek işler yapıyorsunuzdur aslında. Fakat Kürt Hareketinin çevre çeperinde bu işleri yapıyorsanız, sizin entelektüel uğraşlarınız dahi kriminalize edilir. Herkes Kafka’dan bahsedebilir, herkes ona dair eleştirileri okuyabilir ama siz bunu yapamazsınız. Bu bin bir çeşidiyle aşina olduğumuz sansür mekanizmasının en yeni yorumu herhalde.

 

Türkiye’yi terk etmeyi düşünüyor musun?

Açıkçası bunu geçmişte yapma fırsatlarım oldu ama her seferinde burada kalmayı tek seçenek olarak gördüm. Bunu yalnızca kalıp mücadele etme motivasyonumdan ötürü söylemiyorum; ben Türkiye’nin hemen her yerini gördüm, gezdim ve yaşadım. Köken olarak Teke Yöresi’ndenim ama Hakkari’de 3 yıl geçirdim, Eskişehir’de öğrencilik yaptım, İstanbul’da yaşamaya çalışıyorum. Tüm zorluğuyla, tüm tuhaflığıyla burada olmayı gerçekten seviyorum. Yurtsever olma halinin her anlamdaki karşılığı bu. Zap Vadisi’nde otururken hissettiklerimle Olympos’ta yürürken hissettiklerim birbirine çok benziyor. Hiç romantik bir yerden söylemiyorum, Teke’nin yörükleriyle Hakkari’nin Kürtleri günün birinde birbirlerine ne kadar benzediklerini anlayacaklar ve kimsenin burayı terk etmesi gerekmeyecek.

 

Bu süreçte en çok neyi öğrendin? Bundan sonra ne yapacaksın?

Yazmaya devam edeceğiz özellikle. Artık üzerimde bir Türklük şemsiyesi de yok sayılır. Bana sorsanız zaten önemi de yok ama malum, otoriteler bunu önemsiyor. Bunun kendi adıma yeni bir motivasyon yaratacağını düşünüyorum. Eskiden, dost meclisinde memurluğun konforuna ilişkin şakalar yapılınca “Gerekirse sizin işlerinizi de bir ayda öğrenirim” diyerek karşı salvolar yapardım. Şimdi herhalde bunu uygulamam gerekecek. Ama yılmak yok, çalışmaya ve üretmeye devam edeceğim.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.