Hazin bir hikâyedir onun hikâyesi... Hazin olduğu kadar da umut yüklü bir hikâye...

ABD'ye ait bombardıman uçakları Hiroşima'ya atom bombası attığında Sadako Sasaki masal çağına yeni girmiş iki yaşında bir kız bebekti. 12 yaşına kadar radyasyondan habersiz yaşayan Sadako birden hastalanır. Masal çağını geride bırakan Sadako "Bin Kağıt Turna" efsanesine sığınır. Efsaneye göre, hastalığı ölümcül bile olsa 1000 kağıt turna yapan iyileşmektedir. Efsaneye sığınan Sadako, kağıt turna yapmak için düşbaşı yapar. Ne çare ki, radyasyon ömüriliklerine kadar işlemiştir. Sadako 646'ıncı kağıt turnayı yaparken 25 Ekim 1955'te ölür. Arkadaşları kalan turnaları yaparak Sadako'yla birlikte gömer. Arkadaşları, Sadako'nun ve atomdan ölenlerin anısına anıt yapmak için harçlık biriktirir. 5 Mayıs 1957'de, Hiroşima Barış Parkı'nda "Atom Bombası Çocukları" adına, omuzunda kağıt turnası olan "Sadako anıtı" açılır. O gün bu gün, dünyanın her tarafından her halktan çocukların gönderdikleri kâğıt turnalar anıtı süsler ve bir müzede saklanır...

Sadako Sasaki'nin hikâyesiyle tanışmam direnişlerden fırsat buldukça okuyup-yazdığımız yıllarda hapishanede oldu... Bu hikayenin hakikati de okuyana bulaştırdığı imgeler de güçlüydü. Devrime ve şiire çırak durduğum o günlerde bendeki Sadako'yu bir "şiir"le tarihe şöyle not düşmüştüm: 

"Masal çağına gelince/ Sadako'yu anlatsın sana annen/ Altıyüz kırk yedinci kağıt turna/ Saçlarında ilk kurdelen// Avucunda güneş tuğralı kelebek/ Ohta ırmağının kenarında oyuna sek sek/ 'Yer boncuk' dedi de 'gök boncuk' diyemeden/ İşlemeli mendile sığdı kimonolu bebek" (1987, Erzincan Askeri Cezaevi)

İki Kürt çocuğu daha kurşuna dizilince yine bu hikâye geldi aklıma. Bir çocuk öldürülünce devletin saati kaçı kaç geçiyordur, dedim önce. Sonra da ekledim; iki çocuk aynı mekande ve aynı anda öldürülünce dağlara kaç vardır? Tarih sanki şöyle bir şey; ölünce ama daha çok öldürülünce çocukluğuna dönüyor insan. Madem ki tarih şu sıra bizi ölümlerle de sınıyor; turnalara, efsanelere sığınarak da zalimlerle ve kötülükleriyle baş etmek mümkün. 

Turna deyip geçmeyin... "Aleyhistan'da yeni bir lehçe" Can Yücel, dilinden ve ülkesinden sürülen Cemal Süreya üzerine yazdığı bir şiirde "Turnalar turnalar ki/ Silahı ve siyaseti bilir/ Bir sitemle savuşurlar/ Yıllarca uğramazlar o ülkeye" dizelerini bize emanet etmişti. Sivas'ta ağızlarından "dua" saçanlarca öldürülen "Dağlar seni pekmez ile karan", "kardan şerbet ezen" Metin Altıok durur mu? O da, "gizli" Kürt Cemal Süreya üzerine yazdığı şiirlerden birinde "Bilmiyorum bir turnadan/ Acaba kaç şiir çıkar/ Ama senin şiirinden/ Kalkan turnalar// Mutlaka bir halkın/ Solgun tarihine konarlar" dizeleriyle turnanın tarihteki rolünü yeniden anlamlandırmıştı.

Devletin yüzüne karşı söyleyen ve eyleyenlerin İttihatçı silahşor Yakup Cemil'in çırağı keskin nişancıların nokta atışına hedef olacak bir ensesi varsa korkusuzluk korkuyu yenmiş demektir. Uğur'un bedenindeki kurşun deliklerine kuşlar yuva yapmıştı... Adorno "Auschwitz'ten sonra şiir yazılmaz" cümlesinden çoğaltarak; keskin nişancıların iki çocuğun bedenlerinde açtığı açtığı delikleri hangi şiir kapatır.

Ey, ey turnalardan ve "turna semahı"ndan umudu kesmeyenler... Ey, tuzu kuru, düşleri devletli olmayanlar... Ey, kervanlarının yükünü zalimlerin kapılarına boşaltmayanlar... Direnenlerin şiirinden kalkan turnalar bir halkın tarihine konmaya başlamıştır...