Tahir Elçi katledildi. Hepimizin gözü önünde vurdular. Ensesinden vurdular. Sırtı dönükken vurdular. Sonra görüntüleri düştü önümüze. Anladık ki ılık bir kan, Amed’in bir sokağında çatlağını arıyordu.
Duvarlara, “T.C Burada” yazarak, katliamlarını üstlenen kontralar, o sokağın içindeydi. Katil, o sokağın içinde, hemen Tahir Elçi’nin bir iki adım arkasındaydı. Kim olduğunu bilmeyecekleri, yüzünü seçemeyecekleri bir mesafede değildi. Ceketinden, gömleğine kadar her şeyiyle ayrışan görüntüsüyle bir iki adım önlerinde duruyordu.
Günler öncesinden, “Beni öldürecekler”, “Korkmuyorum, korkan sizin gibi alçak olsun” demişti. Bu topraklarda, korkmayanları vururlar biliyordu. Biz de biliyorduk, siz de biliyordunuz, hepimiz biliyorduk. O, kendi gözleriyle tanıklık etmişti yüzlercesine, kendi elleriyle gömmüştü arkadaşlarını. Korkmayanların toprağında, ruhunun çeliği sulanmış ve bilinci boyun eğmeyenlerin tavında dövülmüştü. Biliyordu, korkmayanları öldürürlerdi. Öldürdüler.
Elçi, “PKK terör örgütü değil” demişti. Linç başlamış, yandaş ve ulusalcı basın eliyle hedefe konarak katline ferman çıkarılmış ve devletin gez, göz arpacık hizalanmasında, namlunun ucuna düşürülmüştü. Pusu diyorlar buna pusu. Çünkü pusucular fırsatını bekler, çünkü bütün pusucular en savunmasız anınızda saldırırlar.
Bize, devletin içinde olmadığı tek bir muhalif cinayeti gösteremezsiniz. Nerede sistemi eleştiren, karşı koyan ve ezberini bozan ve katledilen bir aydın varsa, orada devlet vardır, devletin eli, dili, kötülüğü ve soğuk yüzü, çekilen tetiğin hep üstündedir.
Elçi’yi ve tüm muhalif Kürtleri katletmenin şartlarını, ruhunu, ortamını oluşturan devleti, iktidarı sorgulamadan, anlayamazsınız yaşananları. Delik deşik edilmiş yoksul Kürt evlerinin duvarlarına yazılanları, resmi ideolojinin, inkar ve soykırım tarihi ile olan bağını okumadan anlayamazsınız Elçi’nin ensesine sıkılan kurşunun kime ait olduğunu. Okuyanlar şüphe duymaz katilin kimliğinden. Bütün mesele, devletin inkarına, ideolojisine, soykırımına Kürdün direniyor olmasıdır.
Kürt Özgürlük Hareketi silaha başvurduğu için oluyor değil tüm bu yaşananlar. Direnmenin, direnişin her türlüsünü sergileyip, bir halkın iradesini yeniden yarattıkları için oluyor bu devlet zulmü. Üstünden atladığınız gerçek, sizin inkarcılığa düştüğünüz, ortaklaştığınız, benzeştiğiniz yerdir.
Gazeteciler hapsediliyor, baskı altına alınıyor, tehdit ediliyor, kovuluyor. Dilleri, kalemleri, sözleri, cümleleri ne varsa yok ediliyor. Yazdığınız her yazı, her manşet, her haber, yargının pençesine bırakılıyor. Neden peki? Hendek kazdıkları için mi? Silaha, şiddete başvurdukları için mi?
Hrant katledildi. Elinde silah mı vardı?
Roboskîliler paramparça edildi. Ellerinde silah mı vardı?
Suruç’ta gençler paramparça edildi. Ellerinde silah mı vardı?
Hadi dönüp bir bakın bakalım, ateşkes dönemi içinde kaç çocuk, kaç insan katledilmiş.
Ceylan Önkolların, Uğur Kaymazların, Berkinlerin, Ali İsmaillerin ve katledilen yüzlerce çocuğun elinde silah mı vardı? Bedenlerinden yaşları kadar kurşun çıkanı da oldu, havan topu ile hedef alınıp öldürüleni de, keskin nişancılar tarafından vurulanı da vardı, bir sokağın içinde kafasına nişan alınarak ateşlenen gaz fişeği ile beyni akıtılanı da.
Bu devlet ne yapmadı, neler yapmadı ki şüpheye düşüyor, netleşemiyorsunuz bu kadar? Direnenden, mücadele edenden yana, şüpheye düştüğünüz yerde var ediyor iktidar kendini yeniden. Şüpheye düştüğünüz yerde, akıtılıyor ezilenin ve onu savunan kanı.
Derler ki turnalar güneşe doğru uçarmış.
Allı turna sürülerinin kanatlarındaki kırmızılık, gökyüzünde bir ateş gibi gözükürmüş. Kim bilir belki de o ateş, içimize düşürülen ateşin, ateşlerin parçasıdır ve kim bilir belki de, her aramızdan alınanı güneşe doğru yükselterek, kanatlarına işliyorlardır…