On beş gündür Kürt tutsaklar süresiz, dönüşümsüz açlık grevinde. Adı üstünde “dönüşümsüz” açlık grevi ve daha ne kadar sürer belli değil… On beş gün geçmesine rağmen devletin tutsakları gördüğü yok. Bedenlerini ölüme yatıran tutsaklar, dört duvar arasında unutulmaya çalışılıyor.
Açlık grevlerinin tarihi çok eskilere kadar gitmektedir. Açlık grevi bir protesto aracıdır. Örneğin, kitaplar Roma döneminde Hıristiyanlara yapılan baskıya bir tepki olarak açlık grevine başvurulduğunu yazmaktadır. Roma İmparatoru Tiberius dönemin de cinayet ve işkencenin yaygın olmasına tepki olarak, ünlü bir avukat olan Nerva-ki aynı zamanda Tiberius’un en yakın arkadaşıdır. Çevresindeki vahşete daha fazla tanıklık etmek istemediği için açlık grevine gider. Tiberius’un tüm ikna çabalarına karşın, Nerva, kendisine bir yardım yapılmasını istemez; dürüstçe ölmeyi tercih eder. Biliyordur ki, en yakın arkadaşının bu şekilde ölmesi, Tiberius’u oldukça sarsacaktır ve yaptıkları konusunda düşünmesini sağlayabilecektir. (Smeulers J. 1995)
Nerva’nın açlık grevi Tiberius’u ne kadar sarstı bilinmez ama Türkiye ve Kürdistan cezaevlerindeki esir tutsakların açlık grevi ve ölüm oruçları mevcut ceberut devlet mantığını yıkamadı. Şüphesiz açlık grevleri bir toplumsal duyarlılık yarattı ve kısmi haklar da alındı ama birçok ölümün de önüne geçemedi…
Açlık grevleri bizim toplumumuz da 1980 askeri darbesi ile birlikte gündeme geldi. Askeri darbe ile birlikte bir toplama kampına dönüşen cezaevlerinde mevcut yaşatılan işkence, asimilasyon, inkar politikalarını protesto eden tutsaklar uzun süreli açlık grevlerine girdiler. O yıllar da açlık grevlerin de ilk ölümler Diyarbakır cezaevinden geliyordu. 1981 yılında, 20 Nisan, Ali Erek, 7 Eylül Kemal Pir, 12 Eylül Hayri Durmuş, 15 Eylül Akif Yılmaz, 17 Eylül Ali Çiçek olmak üzere beş tutsak yaşamını yitirdi. Yine Diyarbakır cezaevinde 1984 yılında Orhan Keskin ve Cemal Arat olmak üzere iki tutsak yaşamını yitirdi. Aynı yıl Haziran ayında, Sağmalcılar cezaevinde Abdullah Meral, Fatih Öktülmüş, Haydar Başbağ ve Hasan Telci olmak üzere dört tutsak yaşamını yitirdi. 1988 yılı Şubat ayında, Diyarbakır’da Mehmet Emin Yavuz isminde bir tutsak yaşamını yitirdi.
1989 yılında Eskişehir’den Aydın’a yapılan sürgünü protesto etmek için gidilen açlık grevinde Hüsnü Eroğlu ve Mehmet Yalçınkaya olmak üzere iki tutsak yaşamını yitirdi. 1995 yılında 23 Temmuz’da Yozgat’ta Fesih Beyazçiçek, 11 Ağustos’ta Amasya cezaevinde Remzi Altun isminde iki tutsak yaşamını yitirdi. 1996 yılın da, Ümraniye cezaevinde Aygün Uğur, Osman Akgün, Bayrampaşa cezaevinde Altan Berdan Kerimgiller, Yemlihan Kaya, Sağmacılar cezaevinde İlginç Özkeskin, Tahsin Yılmaz, Bursa cezaevinde Ali Ayata, Hicabi Küçük, Hayati Can, Aydın cezaevinde Müjdat Yanat, Ankara cezaevinde Hüseyin Demircioğlu, Çanakkale cezaevinde Ayçe İdil Erkmen, olmak üzere on iki tutsak yaşamını yitirdi.
Son otuz yıla bile baktığımızda ne kadar çok ölüm, ne kadar çok acı, ne kadar çok kayıp yaşamışız… Bu kadar insan hayatını yitirdi ama binlerce insan da sakat kaldı, ya da vücutların da açlık grevi sonucu bırakılan hasar sonucu yaşama veda ettiler… Cezaevlerinin en son protesto şeklidir açlık grevleri ve ölüm oruçları. Unutulan insan topluluklarıdır onlar…
Bugün yüzlerce Kürt tutsak da haklı talepler uğruna bedenlerini ölüme yatırdılar. Tutsaklar adına Deniz Kaya, “Öcalan üzerinde yürütülen tecridin sona erdirilmesi, sağlık, güvenlik ve özgür hareket etmesinin koşulsuz bir biçimde sağlanması ve anadilimiz üzerindeki ırkçı ve inkarcı, asimilasyoncu politikalara son verilerek, başta mahkemeler olmak üzere, eğitim ve öğrenimin önündeki tüm engellerin kaldırılması talebiyle, 12 Eylül 2012 tarihi itibariyle açlık grevine başladığımızı belirtmiş ve bu taleplerimizin karşılanmaması halinde, eylemimizi tırmandıracağımızı ifade etmiştik. AKP-Erdoğan rejimi bu güne kadar taleplerimize yanıt vermedi. Bunun yerine, halkımıza, soykırım operasyonları ile cevap verdi, cezaevlerinde sevk-sürgün politikalarına ağırlık verdi. Bu faşist ve soykırımcı politikaları hiçbir biçimde kabul etmeyeceğimizi tüm kamuoyuna ve halkımıza ilan ediyoruz” açıklamasında bulundu.
Cezaevlerinde yeteri kadar ölüm oldu, yeni ölümlerin olması acıların artmasına, her bir ananın yüreğinin yeniden yanmasına neden olur… Hükümetin bir an önce cezaevlerinin sesine kulak vermesi gerekiyor ama en önemlisi de toplumun duyarlılık göstermesi ve gerekli hassasiyetle bu sürecin kayıpsız bir şekilde tamamlanması ve temel taleplerin de meşruluk kazanması gerekiyor…