Bu çalışma temposu fazla yorucu geldi galiba, mızmızlanmaya başladık tek tek. "Kaşının altında gözün var" türü eleştiriler giderek artacağa benzemektedir. Uzun zamandır geliştirilmeye çalışılan "Kandil’in radikalliği" ile "İmralı’nın sağduyusu" karşılaştırması, Kandil ile İmralı arasında bir zıtlık kurgulama ve çatışma yaratma eğilimleri, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra hız kazandı. Bu kez Cemil Bayık’ın sözleri üzerinden oynamalar başladı. Bir süredir Kandil’e ilişkin her söz manipüle edilmiş halleriyle piyasaya sürülmekte ve bunlar üzerine yorumlar üretilmektedir. Tartışmanın yararına inanmamak devrimci bir düşünce olamaz. Ama tartışmaları arabesk sosuyla tatlandırılınca, tartışmaların yönelişi de politika alandan uzaklaşıp duygusal alana kaymaktadır ki bunun hiç kimseye yararı olamaz.
***
Kandil yani KCK ve PKK sorumlularının her biri, kendi rollerini tek tek anlatmış, kalın çizgilerle altını çizmiştir. Örgüt yöneten insanların güncel yaşam içerisinden karşılaşacağı soru ve sorunları yanıtlama, bu çatışmaları çözme, örgütü yaşatma, mevzileri koruma ve geliştirme zorunluluğunun öncelik taşıdığını herkes bilir. Bu görevin yerine getirilebilmesi ise, bir yandan politik hedeflere yönelik bir savaşı sürdürürken, diğer yandan, her koşulda ilkelerden asla kopmadan ama gerçekçiliği temel almayı da prensip edinen bir duruştan geçer. İlkeler ve gerçeklik ilişkisinin uyum zorunluluğu görmezlikten gelinerek "saldır da büyü" şiirleri okuyarak gaza gelmek ya da "hassasiyetler" kıskacında daralmak başarılı bir liderlik örneği sayılamaz.
PKK tarihinden biliyoruz ki, bu örgüt her koşulda cebinde birkaç çözüm alternatifini birlikte taşır. Onların uygulamalarının zaman zaman pragmatizmle temellendirildiği hallerde bile, hemen kısa bir süre sonrasında Beritan ilkeselliği kendini dayatıp, bu çizgiyi, devrimci değerlerin ve ilkelerin yok sayılamayacağı bir hatta yeniden çeker. PKK’nin iç tarihini yakından izleyenler bu gerçeğin çok sayıda örneğiyle karşılaşırlar.
***
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen sonra HDP içerisine nüfuz ettirilmeye çalışılan "Kandil eleştirileri" hızlandı. "Rojova’da Enternasyonel Tugaylar Kurulmalıdır" gibi bir öneriyi yanıt vermeye bile değer görmeyenlerin, şimdi MİT tarafından bir plan dahilinde sürdürüldüğünü düşündüğüm "Kandil’e karşı sürdürülen operasyona dikkat" uyarımı "sürece karşı çıkmak" gibi iddialarla yorumlamasını anlamam zor.
Anadolu-Mezopotamya topraklarında yaşamakta olan Türk-Sünni / Hanefi -Burjuva ve erkek ideolojisinin tahakkümündeki egemenlerin dışında yer alan ezilenlerin, halkların ve emekçi sınıfların, kadınların ve cinsel yaşamlarını kendi tercihleri doğrultusunda yaşamak isteyen bütün insanların kendi kimlikleriyle, çoğulcu, katılımcı, paylaşımcı, adil bir toplumda diğer kimliklerle eşitlenmiş olarak yaşayacakları; birlikte üretip birlikte paylaşacakları, emek ekseninde işleyen özgür ve demokratik bir toplum benim yaklaşık elli yıllık mücadelemin de biricik hedefidir.
Bunun ön koşulu elbette barıştır. Ama geçici ateşkes’ler ya da çatışmasızlık ilanları barışın kendisi değil, barışın tartışılabilmesine olanak sağlayan ortam düzenleme çabalarıdır. Barış için atılacak çözüm adımları ancak bu ortam düzenlemesi çabalarıyla gerçekleştirilebilir hale gelecektir.
Ne var ki, AKP’nin "barış istemiyle hareket ederek" kendiliğinden bu türden bir tek adım attığı söylenemez. Devletin büyük adımlar attığı iddiası bu anlamda yaşanan gerçeği ifade eden bir açıklama olamaz.
"Süreç" sözcüğü artık her şeyin önünü kesen bir sihre sahiptir. "Sürecin hassasiyetleri; sürecin gereği" gibi sözler artık "adil bir barış" gönüllülerinin bu yıkılmaz sevdalarını bile törpüler bir hale gelmiştir. Çünkü insan her türden yenilgiye direnerek yanıt vermeyi başarabilen bir varlıktır. Ama bunun için gereken biricik güç kaynağı "umut" ve "ödediği bedellerin tüketilmediğine" ilişkin bir inancın varlığıdır. Bu nedenle tam da bu aşamada sadece İmralı’yı ziyaret eden birkaç arkadaşın değil, bütün toplumun, sürecin devlet nezdinde de yürütüldüğünü güncel yaşamdan örneklerle açık görebilmesi gerekir. "İyi günler göreceğiz çocuklar" cümlesiyle başlayan bütün şiirler aç toplumlara hitabın ifadesidir. Ve eğer sözün ardından iyi günler yaşanmazsa, aç toplumların patlamalarının, açlığın ifadesi olan bütün reaksiyonları dışa vurarak, sınır tanımadığını biliyoruz.
Şimdi görülenler, gelecekte görüleceklere ilişkin ön verilerle doludur. Bu nedenle, insan, gözüne inanmayı temel saymıştır. Bu istem, geleceğe inanmayı reddetmek değildir. Kaldı ki geleceğe inanıp inanmamaya ihtiyacım da yok benim. Zira geleceğe inanmak kendime, mücadeleme, kararlılığıma, örgütlülüğüme inanmak demektir. Yani gelecekte kurguladığımız dünyalar hepimizin ortak istemidir ve salt bundan dolayı da inşasını birilerinin sırtına yıkmadan, bir amele olarak işi sırtlayanların olmak zorundayız. Bu anlamda barış benim sadece inancım değil, her koşulda gerçekleştirmek zorunda olduğum bir görevdir. Özgür toplumlar, çoğulcu toplum ve yönetimler, emeğin iktidarı elbette benim sadece inancım değil, gerçekleştirmek zorunda olduğum bir görevdir.
Tuzak aynı, avcı aynı, av aynı!