Temmuz ayıyla birlikte gerillanın başlattığı devrimci hamle hiç şüphesiz tarihi bir hamle. Birçok hamlede olduğu gibi tarihe mührünü vuracak nitelikte bir anlam ve güce sahip. Bu anlamıyla Kürt tarihi açısından önemi ve rolü çok büyük. 
Yıllardır Kürt halkı kendi dil ve kültüründen koparılarak eğitim görmeye zorlandı. Bu eğitimler Türk, Arap ve Fars gibi kendine ait olmayan, kendini içinde bulamadığı yabancılaştırma ve varlığından etme eğitimleriydi. Kürt halkı hiçbir şekilde kendi dil ve kültürüyle yoğrulduğu bir eğitim görmedi. Bu eğitim ortamlarından hep mahrum bırakıldı. Kendisini kaybedeceği, unutacağı ve unutturulacağı asimile eğitimlerine mahkum edildi. Bu gördüğü yabancı kültür ve eğitimleri Kürt halkının bireylerini kendi dilinden, kültüründen, kimliğinden ve bir bütün ulus olma bilincinden uzaklaştırarak kendi içinde eritmeyi, Kürt olarak varoluşunu silmeyi, bir bütün tarihten silmeyi hedefledi. Bu yıllardır çok bilinçli ve sistemlice geliştirilen bir politika oldu. İçinde yer aldığı her ülke onu ya kendisine tabi kılmaya, bağımlılaştırmaya ve uydulaştırmaya çalıştı, yapamadığında da ezme, silme yöntemini geliştirdi.
Nasıl ki yeni doğan bir çocuk dili kesilerek, acıktığında ağlayamıyor, annesine seslenemiyor ve de çevresiyle bütünlük içinde varoluşunu ifade eden toplumsallaşmayı yaşayamıyorsa, Kürt halkı da yıllardır bu çocuğun yaşadığı acıları yaşayarak, fiziki olarak da var olmak ya da yok olmakla yüzyüze bırakıldı. Bu şekliyle kendi kültürüne, diline, kendi dünyasına ve yaşam hakkına sahip çıkamadığı gibi, birçok maddi ve manevi anlamda değeri az bulunur zenginliklerine de sahip çıkamadı.
İnsan yaşamında her şey önce çocuktan, çocukluk çağının çıkarsız, zararsız ve hayallerle dolu güzelliklerinden başlarken ve her şey çocuklukta daha bir anlamlıyken, o çocukluğun dilinin ne denli önemli olduğunu ancak herkes kendi çocukluğunda bulabilir. Ve bunun içindir ki dil insan yaşamında, insanın kendisi olarak, özkimliğiyle, özkültürüyle ve öz diliyle yani ana diliyle yaşadığında ancak insan olunabileceğinin ifadesini bulacak değer taşımaktadır. Bunun dışında gelişecek ya da dayatılacak her yaklaşım ya da tarz insan yaşamının anlamsızlaşması-anlamsızlaştırılması, içinin boşaltılması ve de kopyalaştırılmasından başkası olmuyor, olamaz. Eğer insan varoluşunun nedenini, kimliğini ve her şeyden de bağımsız kendisini arıyorsa öncelikle kendi çocukluğunda ve kendi öz dilinde aramalıdır.
“Son Ubıh” diye bir kitap okumuştum. O kitap Ortadoğu’nun kapılarının kapitalizme yeni yeni açıldığı dönemlerde Kafkaslarda yaşayan Ubıh halkının geriye kalan son damlalarının nasıl Osmanlı ve Rus egemenlerinin elinde kandırmacalarla, hayallerinin son hallerinde nasıl yok olduğunu, yok edildiğini anlatıyordu. Yani bir halkın, yeryüzünün zenginliklerine varlıklarıyla, kendi örf, kültür ve adetleriyle, dil ve giyim-kuşamlarıyla ayrı bir zenginlik katan, renk ve canlılık veren bir halkın yok oluşunu anlatıyordu. Onlara cennet topraklarını vaat ederek önce yurtlarından ettiler. Para ve meslek, şan, şöhret vaat ederek kendi giyim-kuşamlarından vazgeçirdiler. Mal-mülk vaat ederek kızlarını yabancı halkın erkeklerine ikinci ya da üçüncü kadın yaparak geleceklerinden ettiler. En son da gelişkinlik ve yeniliği takip etme ve büyük olana itaat anlamında kendi doğal konuşma tarzlarından, hitaplarından ve isimlerinden vazgeçirdiler. Geriye sadece çıplak bedenleri kaldı hiçbir öz ifade taşımayan. Kendi halinde, diliyle, onuruyla, kültürüyle ve kendi Ubıhça haliyle kalan ve erimeye, asimileye, yabancılaşmaya direnen son Ubıh, halkının başına gelenleri ve yok edilişlerini, her gün, her saat, an be an yok oluşlarını; önceleri inceden inceye, sonralarıysa daha kabaca, baskıyla ve acı çekerek hiçleştiklerini, aşağılandıklarını ve nasıl küçük ve hor görüldüklerini görünce yüreği dayanamadı ve intihar etti.
Artık Ubıhlar yok, son Ubıhsa son görevi olarak halkının yaşadığı trajediyi tarihe ders olsun mahiyetinde yazıya döktü ve artık o da yok. Onların yokoluşu, oyuna getirilmeleri, kendi özvatanlarından, dillerinden ve kültürlerinden koparılmaları ne Osmanlı’ya çok şey kattı, onların başını göğe erdirdi, ne de Rus aristokrasisine. Tam tersi halkları bastıran, sindiren ve yok etmeye çalışan egemen zihniyetler dün nasıl bu gerçekliklerinin bir karşılığı olarak kendi sonlarını yazmışlar ve yıkılmayla yüzyüze kalmışlarsa; bu gün de halkların kendi varlıklarında ısrarlarının ve mücadelelerinin bir sonucu olarak aynı gerçeklik kendini tekrarlamaktadır.
Temmuz ayıyla birlikte Kürt halkı ve gerillası olarak başlatılan ve özünde kendinden, kimliğinden, dil ve kültüründen vazgeçmeyeceğinin ifadesi olan ve ilk ayağını Şemzînan kuşatmasıyla askeri anlamda sıkıca atan son hamlenin tarihte bu değerde bir anlamı var. Kürt halkı yıllardır yok edilme ve tarihten silme gibi hiçbir anlamı, değeri olmayan ve politika adına tam bir insan kıyımının temsilcisi olan bir egemen sisteme karşı yıllardır bir direniş savaşı veriyor. Son Ubıhların kaderini paylaşmamak adına kalan son Kürtlük damlalarını yeniden yeşerterek, yeniden Kürtlüğü canlandıran, ruh ve öz beden kazandıran son insan öncüsüyle kendi kültürüne, yurduna ve en önemli insanlık tanımı olan diline sahip olmanın baharını, acılarına da katlanarak, yaşıyor.
Bu hamlede artık çocuklarınızı yabancı dil okullarının asimile politikalarından alarak, onları çocuk ihalleriyle, kendi dilleriyle, psikolojileriyle ve kendi kimlik haklarıyla büyütün, diyor. Her bitkinin yetişeceği kendi öz toprağına, ona yetecek ışığa ve suya ihtiyacı vardır. Her insanın da dengeli bir psikolojiyle, uyumlu halleriyle, doğasıyla büyüyebilmesi için en başta kendi diline ihtiyacı vardır. Bunun için dil ekmek ve su kadar önemlidir. Bitki ancak bir yere kadar başka topraklarda, oksijen ve suda yetişebilir. Bir yerden sonra artık büyüme imkanı yoktur. İnsan da ancak bir yere kadar buna tahammül edebilir. Ama bir yerden sonra yabancılaştırmayı, sindirmeyi, hakimiyeti ve hele de dilsizliği kaldırabilecek bünyesi yoktur.
Bu hamlede olduğu gibi artık son haddinde kendi dilimde yaşamak istiyorum, tavrını gösterecektir.