Onlara, “Haydi, şimdi başla! Birinci olan alacak!” O an bütün çocuklar elele tutuşur, koşarlar ağacın altına beraber varırlar ve hep beraber meyveleri yemeye başlarlar.
Antropolog neden böyle yaptıklarını sorduğunda şu cevabı verirler; “Biz “ubuntu” yaptık: Yarışsa idik, yarışı kazanan bir kişi olacaktı. Nasıl olur da diğerleri mutsuzken yarışı kazanan bir kişi ödül meyveyi yiyebilir?
Oysa biz ubuntu yaparak hepimiz yedik.” Ubuntu’nun anlamını açıklarlar onların dilinde: “BEN, BİZ OLDUÐUMUZ ZAMAN ‘BEN’İM!”
(Bu hikaye, sosyal medyadan alınmıştır. Ubuntu yapan çocukların fotoğrafı, sağda...)
İnsanın kaybettiği en önemli şeyi ubuntu yapmak… Kaybettiği ama kaybettiğinin farkında bile olmadığı şeyi…
Ubuntu kocaman bir eksik, insanları aç, susuz, evsiz, yurtsuz, dilsiz, onursuz ve vicdansız bırakan; kaybedilene dair… Açlığın öldüreni de, tokluğun kudurtanı da bu kayıp’ın kangreni…
El ele koşup, hep birlikte yemiyoruz diye cehenneme benziyor dünya; birbirimizi geçip, hatta birbirimizin üstüne basıp tek başımıza koşuyoruz diye bu cehennem, bu kangrenleşmiş pis kokulu hayat… Ya da “çivisi çıkmış dünya…”
Otobüse binerken - inerken, alışveriş yaparken, sıra beklerken… Kimin aklında “biz olduğumuz zaman ben” olmak… Yani toplumsal –yani ahlaki ve politik görev ve sorumluluklarını bilen” birey olmak…
Hepimiz geçip gidiyoruz önlerinden avuç açan insanların… Sonra da unutuyoruz hemen onları… Onlar başka bir ‘ben’, her birimiz de başka birer ben’iz… ‘Biz’ değiliz…
Her birimizin ufak tefek ben’likleri değil midir birilerine “ben de ben,” dedirten; onları ensesi kalın, göbekli, beyaz yakalı yapan… Her birimiz kendi başımızın çaresine bakıyoruz diye değil mi üç beş kuruşa muhtaç ettirilip, tav edilmemiz? Utancımız, utanmazlığımız ve…