Amerikan Büyük Elçisi, o lafları söyledi mi, söylemedi mi, bilmiyorum. Hüseyin Çelik twitter’de “elçilik yalanladı” demiş.  Anlatalım:

Yolsuzluk operasyonuyla patlayan kriz tırmanırken, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ABD’nin Ankara Büyükelçisi Frank Ricciardone ile buluştu ve medyaya Büyük Elçi’nin şu sözleri yansıdı:
“İddialar ve soruşturmanın muhatabı olan kişilerin siyasi kimlikleri, gelişmeleri yakından izlenmesini gerektiriyor, izliyoruz. İddiaların İran ile ilgili boyutu da bizim için önemli. Yolsuzluklarla mücadelenin demokrasiyi güçlendireceği de unutulmamalı. Hükümet sorumluları dışarıda aramamalı, şeffaflık ilkesiyle iddiaların üzerine gitmeli. Gezi olaylarında olduğu gibi sorumluların dışarıda aranması gerçeklerin ortaya çıkmasını engelleyecek bir yaklaşım olur.”
Bu sözler ABD’nin bu operasyonun içinde olduğuna dair yeterli bilgiyi içeriyor. Defalardır söylüyoruz: ABD, AKP’nin değil, ama Erdoğan ve Milli Görüşçü çekirdeğin üstünü Davos’tan beri çizdi, Gezi’yle bunun gereğini yerine getirme kararı verdi ve şimdi Cemaat’in operasyonuyla karar uygulamaya konmuş oldu.
Oldu da, hepsi bu kadar değil.
Derken medyaya aynı Büyük Elçi’nin AB Elçileriyle yapılan bir toplantıda şöyle dediği yansıdı:
“Halkbank’ın İran’la ilişkilerinin kesilmesini istedik. Dinlemediler. Bir imparatorluğun çöküşünü izliyorsunuz...”
Yeni Şafak Gazetesi, bu sözler üzerine 21 Aralık günü şu manşeti attı:
“Çek git bu ülkeden…”
“Eh…Gazetedir, böyle manşet atar” diyebilirsiniz…
Ama bu manşetten bir gün sonra Başbakan, kendisine yakın medyanın “Elçiyi istenmeyen adam ilan edelim” gazına gelirse, işin rengi değişir. Başbakan Samsun’dan şöyle seslendi:
“İşte son günlerde bakınız çok enteresan, büyükelçiler bazı provokatif eylemlerin içerisine giriyorlar. Ben onlara da Samsun’dan sesleniyorum, işinizi yapın. Biz sizleri ülkemizde tutmaya da mecbur değiliz.”
Sonra…
Sonra ABD Büyükelçiliğinden şu yalanlama mesajı geldi:
“ABD’nin, devam eden yolsuzluk operasyonuyla hiçbir şekilde ilgisi yoktur. ABD ve Türkiye arasındaki dostluk ve iş birliği, iki ülke için de hayati öneme sahiptir. Hiç kimse ABD-Türkiye ilişkilerini asılsız iddialarla tehlikeye atmamalıdır. Böyle bir toplantı yapılmadığı gibi, haberlerde ortaya atılan iddiaların tümü tamamen yalan ve iftiradır.”
Bu kadar alıntıyı boş yere yapmadım.
Bir Başbakan ABD ile ilişleri havaya uçuracak böyle bir “persona non grata” resti çekmeden önce, Dışişleri aracılığı ile ABD Büyükelçiliğinden Büyük Elçi’nin “imparatorluğun çöküşüyle” ilgili laflar edip etmediğini araştırmaz mı?
Belli ki araştırmamış…
Bu neyi gösteriyor?
Şunu: Erdoğan ve çevresi, son olaylardan sonra, kendilerini asıl tasfiye etmek isteyen gücün ABD olduğuna kesin kanaat getirmiştir. O nedenle Başbakan ağzına geleni söylemekte sakınca görmüyor.
İyi de, bu yoldan krizi aşabilir mi? Ne yapacak? Rusya’ya, İran’a, Çin’e mi “yaklaşacak”? De ki yaklaştı; “Kendini darbelerden nasıl koruyacak”. Daha şimdiden “çek git bu ülkeden” diyen gazetenin “militan” yazarı Ahmet Kekeç, 28 şubatçıların “tahliyesini” yeni bir “27 Mayıs” habercesi olarak yorumladı.
Erdoğan’ın şu anda yürüdüğü yol ya kendisinin gerçekten “diktatörleşmesine”, ya yıkılıp, yerine “Cemaatçi polis-yargı cuntasının” geçmesine ya da Kekeç’in tabiriyle “yeni bir 27 Mayıs cuntasına” yol açacak. Gidiş bu…
Çare ne? Çare, hükümetin hemen şimdi Kürt sorununda radikal adım atmasıdır. O zaman ne iç, ne de dış hiçbir güç, Başbakan’ın tabiriyle “Türkiye’ye operasyon” yapamaz. Dört parçanın kırk milyon kürdü kadar sağlam bir dayanak bulunamaz…