Deniz, Yusuf, Hüseyin tam kırk yıldır hep böyle anıldılar. Üzerlerine türküler söylendi, kitaplar yazıldı. Tarihe efsanevi gençlik liderleri ve devrimci militanlar olarak geçtiler.
Yeni bir 6 Mayısı yaşıyoruz. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilişlerinin kırkıncı yıldönümü. Bugün gibi taze olan idam olayının üzerinden tam kırk yıl geçmiş. Kırk yıldır ülkemiz faşizm ile demokrasi arasındaki kavgayı yaşıyor.
1971 ve ’72 yıllarının ülkemiz tarihinin en kritik dönemeçlerinden biri olduğu biliniyor. 12 Mart 1971’de ordunun muhtıra darbesi faşizmin en sert saldırısı olmuştu. Bu saldırıya karşı da devrimci gençlik hareketi içinden çıkan Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C), Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) ve Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu(TİKKO) isimli örgütler direnişe geçmişti.
Sözkonusu iki yıl Türkiye tarihinin en gergin ve çatışmalı dönemi oldu. 12 Mart faşist rejimi ülkemizde demokrasi adına ne varsa yok etmek ve faşist-askeri bir rejim oturtmak için her türlü yöntemle saldırıda bulundu.
Toplumumuz kontrgerilla saldırısı ve işkencesiyle bu yıllarda tanıştı. Binlerce aydın, genç, emekçi tutuklanıp zindanlara konarak en ağır kontrgerilla işkencesine tabi tutuldu. Sokaklarda ordu ve polis halk üzerinde azgın bir terör estirdi. O günlerde yaşananların ağır etkisi toplumsal düzeyde bugün de hala sürmektedir.Faşist- askeri terörün en amansızı hiç kuşkusuz faşizme karşı silahlı direnişe geçme cesaretini gösteren örgüt ve kadroları hedefledi. Özellikle liderlerin imha edilmesi için 12 Mart yönetimi özel gayret gösterdi. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan işte bu saldırılar içinde yakalanan gençlerden üçüydü. THKO’nun lider kadrolarıydılar.
1972 ve ’73 yılları devrimci direniş gösteren örgütlerin lider kadrolarının imha edildiği yıllar oldu. 30 Mart 1972’de Niksar’ın Kızıldere Köyünde THKP-C Lideri Mahir Çayan ve arkadaşları katledildi. Kelimenin tam anlamıyla bir katliamdı. Katledilenler içinde THKO militanları da vardı. Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idam edilmemesi için eylem yapıyorlardı. Kendileri katledildiler!
Böylece üç fidanı idam etmenin önü açıldı. Kızıldere katliamından tam otuzaltı gün sonra da Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan Mamak’ta idam edildi. Bu da kelimenin tam anlamıyla bir katliam, bir cinayetti. Faşizm devrimci-demokratların kanı üzerinde kendi sultasını kuruyordu.
En son katledilen TİKKO Lideri İbrahim Kaypakkaya oldu. Dersim’deki bir çatışmada yaralı olarak yakalanan İbrahim Kaypakkaya Diyarbakır işkencehanelerinde sorguya alındı. 18 Mayıs 1973 günü de işkencede katledildi. Bu temelde adı “Ser verip sır vermeyen yiğit” oldu.
Belliki faşizmin katlettiği sadece kişi olarak Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve İbrahim Kaypakkaya değildi. Onların şahsında Türkiye’nin devrimci-demokrat geleceği katledildi. Nitekim Türkiye solu o gün bu gündür faşizme karşı silahlı direniş süreci içine giremedi. MHP karşısındaki direniş, faşist devlete karşı da gösterilemedi. Bu nedenle 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesi kolaylıkla egemen olabildi. 30 Mart, 6 Mayıs ve 18 Mayıs katliamları faşizm açısından sonuç vermişti. Bu tabloyu yırtarak faşizme karşı silahlı direnişi sürdüren Kürtler oldu.
12 Eylül 1980 faşist-askeri darbesine karşı gecikmeli de olsa Kürt silahlı direnişi gelişti. 12 Mart 1971 faşist-askeri darbesi karşısında THKP-C, THKO ve TİKKO örgütlerinin gösterdiği silahlı direniş tutumunu, 12 Eylül 1980 faşist-askeri darbesine karşı da PKK gösterdi. Onların başlattığı gerilla hareketini Kürt coğrafyasında PKK sürdürdü.
Demekki kırk yıldır sonuçlanmayan bir kavga devam edip gidiyor. Bugün başlangıçtaki şiddetinden hiç bir şey kaybetmemiş bulunuyor. Bu işin nereye varacağı ve nasıl sonuçlanacağı da pek bilinmiyor.
Bugün PKK öncülüğünde Kürtler tarafından yürütülüyor olması sanki sadece bir Kürt özgürlük mücadelesi gibi bir izlenim verse de, tam gerçek böyle değildir. Dikkat edilirse bu kavganın başlangıcı 1971 ve ‘72’ye, hatta 1968’e uzanmaktadır. Burdan başlatıldığında kırkdört yıllık bir kavga olmaktadır. Bu kavganın Türkiye’nin nasıl bir ülke olacağı, faşist-askeri bir rejimin mi hüküm süreceği, yoksa demokratik toplum egemenliğinin mi olacağı kavgası olduğu açıktır.
“Türkiye nereye gidecek?” sorusu 1960’lı yılların ortalarından itibaren daha kuvvetli ve yaygın sorulmuştur. Kuşkusuz bu soru daha önceki dönemlerde de gündemdedir. Fakat 1960’lı yıllara kadar sorunun soranı dar bir elittir. 1960’lı yılların ortalarından itibaren bu soruyu soran toplumsal yelpaze genişlemiş, başta devrimci gençlik olmak üzere işçiler, aydınlar ve başka kesimler de kendi pencerelerinden aynı soruyu sormaya başlamıştır.
1968 Dünya Gençlik Devriminin de etkisiyle ülkemiz gençliği de 1960’ların sonunda gelişen ve 1970’lerin başında yaşanan demokratik devrimin öncüsü haline gelmiştir. “Türkiye nereye gidecek?” sorusuna dışa bağımlı sivil-asker gericilik “Faşist-askeri diktatörlük” cevabını verirken, başta gençlik olmak üzere tüm halk kesimleri ise “Bağımsız ve Demokratik Türkiye” cevabını vermiştir. Bu cevabı en gür sesle idam sehpasında Deniz Gezmiş ve arkadaşları haykırmıştır.
İşte bugün de devam eden ve hala sonuçlanmamış bulunan faşizm-demokrasi kavgası ülkemizde böyle başlamıştır. 1968-’73 arasında başlayan ve sert bir çatışma biçiminde yaşanan bu kavga günümüze kadar sürüp gelmiştir. Bugün de “Ülkemiz faşist bir diktatörlüğün egemenliğinde mi kalacak, yoksa bir demokratik toplum egemenliği mi olacak?” sorusu gündemdedir. Yaşanan siyasal-askeri çatışmanın merkezinde bu soru vardır. Sorun hala çözülmemiş, kırk yıl önce sorulan soru hala gündemdeyse, bu demektir ki soruyu soranlar hala canlı olarak yaşamaktadır. Soruyu sorup kavgayı başlattıkları gibi, kavganın yürütülüşüne de önderlik etmektedir. O halde Mahir’ler, Deniz’ler, İbrahim’ler canlı olarak yaşıyorlar. Başlattıkları gibi bugün de “Demokratik Türkiye” mücadelesine önderlik ediyorlar. Cisimleri faşizmce katledilmiştir, ama önderlik gerçeklikleri canlı olarak yaşamaktadır.
O halde çözümü de burada aramak gerekir. Soruyu sorup demokrasi kavgasını başlatanlar bu işi nasıl yapmışlarsa, bugün sonuca gitmek isteyenler de ona göre hareket etmelidir. Gerçekten tutarlı olunacak ve sonuç alınacaksa böyle yapmak zorunludur. Demokrasi mücadelesi yürüttüğünü söyleyen herkes böyle yapmak durumundadır.
Peki “Demokratik Türkiye” kavgasını başlatanlar bu işi nasıl yapmışlardı? Birincisi, gece-gündüz demeden demokrasi mücadelesi içinde olmuşlardır. Yemeden içmeden demokrasi savaşı vermişlerdir. Gözlerini kırpmadan yaşamlarını demokrasi mücadelesine vermişlerdir. Deniz Gezmiş’in mahkemedeki sözleri açıktır. Demekki 24 saat çalışmadan demokrat olunamaz.
İkincisi, sonderece cesur ve kararlı davranmışlardır. Yaşamlarını demokrasi mücadelesine adamaktan geri durmamışlardır. İdam sehpalarındaki ve işkence tezgâhlarındaki direniş ve kararlılık ortadadır. Demekki cesaret ve direniş olmadan demokrasi mücadelesi verilemez.
Üçüncüsü, her zaman birlik ve dayanışma içinde olmuşlardır. Kızıldere’de katledilenler THKP-C ve THKO militanlarıdır. Örgütleri ayrı olmasına rağmen, en ileri düzeyde eylem birliği yapabilmişlerdir. Yine Kızıldere eylemi Denizlerin idamını engellemek içindir. THKP-C Lideri Mahir Çayan’ın, THKO Liderlerinin idamını önlemek için yaşamını ortaya koyması devrimci dayanışma ve yoldaşlığın en seçkin örneğidir. Demekki en ileri düzeyde eylem birliği olmadan demokrasi mücadelesi zafere ulaşamaz.
Şehadetlerinin kırkıncı yıldönümünde bu tür tarihi dersleri çıkarmayı ve hayata geçirmeyi bilmek gerekiyor. Üç Fidanı bu temelde saygıyla anıyor ve yaşayan demokrasi mücadelesiyle selamlıyoruz!..